Türkiye 01.04
1980 12 Eylül sabahının tanı ağarmadan, zamanın Genel Kurmay Başkanı birlikte ve emrinde çalıştığı başbakanları görmezden gelerek TSK’nın “emir komuta zinciri içinde” yönetime el koyduğunu, ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulduğunu, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu’nun ve Belediye yönetimlerinin lağvedildiğini, Siyasi kadrolar vs. diğer örgütlülüklerin yöneticilerine gözaltı ve sair yaptırımlar kapsamında kararlar alındığını, uygulamaya geçildiğini… duyuruyordu.
Uzaklardaki Okyanus ötesinden bir ses, ”Bizim çocuklar başarılı oldu!” diyebiliyordu. Sözün sahibi ABD’nin o günkü yöneticilerinden, Elçilerinden biriydi…
Ülkenin bazı bölgelerinde daha önce ilan edilmiş olan ve halen yaşanan sıkıyönetim tüm ülkeye yayıldı.
Çok geçmeden yine özel mahkemeler kuruldu. Gençleri, çocukları adaletli görünmek çabasıyla, “Bir ondan bir bundan” denilerek idam sehpalarında sıraya dizdiler. O güne kadar bir şekilde kurulmuş, yaşama fırsatı yakalamış, hatta Cumhuriyet’in ilk döneminden gelen ne kadar kurum-kuruluş ve kural varsa, Anayasa dahil, hepsinin altı üstüne getirildi. Hukuksuzluktan öte kanunsuzluk diz boyu idi. Mala mülke el konuyor, insanlar “beş komutandan oluşan Konsey”in kararlarıyla işinden gücünden ediliyor. Siyasiler Hamzakoy’da tutuluyor. Bir tür sivil ölüme mahkumiyet günleri yaşanıyordu. Konsey Başkanı eline tutuşturulan Kuran-ı Kerim’le meydan meydan gezdiriliyordu.
İki yıl içinde, sözde Danışma Meclisi’nce 82 Anayasası yapıldı. Aldı Kaçtı işini iyi yapmıştı. Her nasıl olduysa milletten %91.37’lik oy oranıyla destek aldı. Aynı oy oranıyla aynı zamanda Cumhurbaşkanı seçilmiş Konsey Başkanı dört üyesiyle Çankaya’da yedi yıllığına yerini almıştı.
Kim önerdi veya önceden kimler hazırladıysa, Ekonomi T. Özal’a teslim edilmişti. Ulusu Başbakandı. Özal 80 darbesi öncesi 24 Ocak… kararlarının mimarıydı. Kararların olağan bir toplumda ve demokratik düzende uygulanması zordu. Darbenin görünürdeki lideri K. Evren, 1991’de “Biz gelmeseydik 24 Ocak kararları fiyaskoyla sonuçlanırdı.” diyerek geliş veya getiriliş sebeplerinden birini itiraf ediyordu. Bunula da yetinmiyor bir başka itirafta daha buluyordu. Gazeteciler Evren’e; “12 Eylül öncesinde Genel Kurmay Başkanı ve ülkede uygulanan Sıkıyönetimin komutanıydınız, toplumsal olayları, cinayetleri o tarihte de önleyebilirdiniz, neden önleyemediniz?” diye sorar. Mealen: “Önleseydik darbenin alt yapısı oluşmazdı!” içeriğinde ibretlik bir cevap verir.
Anaya değişikliği sonrasında hemencecik partiler kuruldu. Darbelerin ilk söylemi “en kısa sürede demokratik yaşama geçilecektir.” olur hep. Burada da öyle olmuştu. Fakat, biri öz oğul, iki buçuk partinin dışında başka bir oluşuma izin verilmemiş, kurucuları hep veto edilmişti.
80 öncesi siyasi partiler o arada CHP 16 Ekim 1981’de kapatılmıştı. Erdal İnönü başkanlığında kurulma çalışmalarını sürdüren SODEP kurucuları durmaksızın veto yiyordu.
!983 genel seçim sürecinde Özal, “Köprüleri satacağım!” derken kuruluşuna izin verilen üç Partiden biri olan Halkçı Parti lideri N. Calp, “Sattırmam!” diyordu. Anılan ifadeler önemli bir ayrımın, gelecek projesinin özeti gibiydi.
Sonuç itibariyle 80’lerin geri kalanı Özallı yıllar olarak geçecekti. 80’li yıllar biterken “Siyasi yasaklar” halk oyuna sunulan 87 Anayasa değişikliğiyle kıl payı kaldırıldı. Eski Siyasiler, özellikle dört lider siyaset sahnesinde yorgun-argın kalan güçleriyle yerini almıştı.
O arada siyaset kurumu, umut vadeden siyasiler ve siyasi sürecin bizzat kendisi ağır yara almıştı. !2 Eylül’ün getirdikleri ve götürdükleri Türkiye’nin gelecek bir kaç çeyrek yüzyılına damga vuracak ve derin izler bırakacaktı. Kaldırılacak her taşın altından 12 Eylül’le ekilenler çıkacaktı.
Ecevit’in bir yanıyla inadı sürüyor., diğer yanıyla kendisine çok çektiren hizip başlarının gölgesini dahi yanına yaklaştırmak istemiyordu. Demirel, “Nerede kalmıştık. İmarlı arsama gecekondu yaptırmam!” diyerek TIR üstünde meydan meydan geziyordu.
Erbakan’ın kadayıfının altı kızarmıştı ama siyaseti daha dikkatli üflüyordu.
CHP’de 1987’de başlayan genel başkanlık çekişmelerine kısa süreliğine de olsa ara verilmişti. 89 yerel seçimlerinin galibi SHP’ydi. Sodep ve Hp’nin SHP adı altına birleşmesi, sınırlı da olsa, sosyal demokrat bir programın uygulanma çabaları bir sinerji yaratmıştı. Erdal İnönü’nün elindeki limon, halkın elindeki süpürge işe yaramıştı.
SHP’li belediyeler Kimi olumlu çabalara, bazı başarılı işlere atılan imzalara rağmen klasik belediyecilikten öteye çok büyük fark yaratamadılar. Genel iktidara geçişe önemli bir adım olacak atılımlar ve belediyelerin SHP elinde sürdürülebilirliği becerilemedi. Birden çok noksan ve yanlışla 1994’e yüründü.
1991 genel seçimleri gelmişti. SHP adaylarını önemli ölçüde ön seçimle belirledi. Seçim yasasındaki çifte baraja rağmen tercih sistemi gibi uygulamalar da yürürlükteydi ve uygulandı.
Ufukta Demirel-Erdal İnönü koalisyonu gözüküyordu. Böyle bir koalisyon, kanımca, yıkımın enkazının kaldırılması ve trenin yeniden rayına oturtulması için hem gerekli hem de zorunluydu.
80 öncesinde CHP ve sonrasında SHP sosyal demokrat bir parti olma çabasını sürdürüyordu. Bu çerçevede seçime katılsa dahi baraj sorunu yaşayacak olan HEP adaylarından bir grup SHP listelerinden seçime sokulmuştu. Kanımca bu karar doğruydu. Etkili ve ulusalcı ve özellikle kürt kökenli yurttaşların partileşmesine hep karşı duran kimi çevrelerin yanlış değerlendirmeleri, kaygıları ve yönlendirmeleriyle SHP batı illerinde oy kaybetmişti.
Seçim gecesi Demirel, SHP oy oranıyla ilgili olarak “Gımılda biraz!” dese de oyların kımıldayacak hali yoktu. Nihayetinde sayıca çok güçlü olmayan, o günün koşullarında gerekli olduğuna inandığım bir koalisyona çıkmıştı Türkiye’nin yolu. Biri deneyimli bir siyasetçi, diğeri kendi kendisiyle barışık, ODTÜ’de… yönetim deneyimi de olan, dünya bilim çevrelerinin tanıdığı bir insan koalisyon masasında buluşmuştu.
Peki seçilen HEP adayları milletvekili seçildikten sonra ne yapmıştı? Hemen ayrıldılar. Erdal İnönü’yü ve SHP’yi zor durumda bırakacak kimi söylem ve eylemler içinde yer aldılar.
Demirel-İnönü koalisyonunun ilk işi Darbecilerin kapattığı partileri yeniden açmak, el konulan mal varlıklarını ve arşivlerini teslim etmek oldu. CHP kendi adıyla ve amblemiyle açıldı. SHP içindeki bir grup eski CHP’li SHP’den ayrılarak CHP’ye geçti ve alışkanlık olduğu üzere yeni açılan Partide hemen ve oracıkta bir genel başkanlık yarışı başlatıldı.
D. Baykal 9 Eylül 1992’de E. Tuncer karşısında seçimi kazanarak CHP’ye Genel Başkan oldu. Erdal İnönü de hiç istemediği ve kişiliğine ters olmasına rağmen neredeyse her yıl kendisiyle Genel Başkanlık yarışına giren birinden kurtulmuş oldu. Fakat bu çıkış Parlamentoda yeterli çoğunluğu olmayan koalisyon için iyi olmamıştı.
Asıl felaket 17 Nisan 1993’te yaşanan, Evren’den sonra 89’da yedi yıllığına Cumhurbaşkanı seçilmiş olan Özal’ın ani ve tartışmalı ölümüyle yaşandı.
İvedilikle Cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme geldi. Demirel bana göre yanlış bir kararla Cumhurbaşkanı olmayı tercih etti. Demirel’in partisi denilebilecek DYP’nin başına Tansu Çiller geldi, getirildi. Türkiye’de bir kadın başbakan olacaktı. Hükumete Başbakanlık düzeyinde kadın eli değecekti?..
Öyle olmadı. Erdal İnönü Çiller’le çalışmak istemedi. Başbakan yardımcılığını kabul etmedi. SHP Genel Başkanlığı dahil siyasi ve idari görevlerinden ayrılma kararını açıkladı. Hani siyasiler koltuktan kalkmıyor, gelen gitmiyor, deniliyor ya, öyle değil. E. İnönü gibi, B. Ecevit, A. Öymen… gibi koltuğu elinin tersiyle itenler de vardı.
91-95 arasında ortalıkta dolaşan ölüm listelerini, yoğunlaşan yargısız infazları, meşhur Torosları, 2 Temmuz 1993’te yaşanan “Madımak katliamı!” gibi hala aydınlatılamamış, gerçek failleri yargı önüne çıkartılamamış, çıkartılanlar da olması gerektiği usulde yargılanarak hak ettikleri cezalara çarptırılmamış acı ve acımasız olayları… anımsamadan geçmemek gerekir. Aynı şekilde 5 Temmuz 1993’te yaşanan Başbağlar katliamını da…
İşte 1993’ün bu noktasında SHP’de genel başkanlık yarışı başladı. M. Karayalçın ve A.G. Gürkan aday oldu. Kurultayı Karayalçın kazandı. Ankara Belediyesi vekaleten V. Aydın’a teslim edildi. Artık Karayalçın Genel Başkan ve Başbakan yardımcısı, daha sonra Dış İşleri Bakanıydı.
Ankara Belediyesi atıl duruma düşmüştü. Oysa Karayalçın iyi bir yerel yönetimciydi. O’nun belediyeden ayrılması, o günün koşullarında Parti genel başkanlığı yarışı kendi seçimi olmakla birlikte, kanımca yanlış olmuştur. 2023’ten geriye doğru bakıldığında alınması gereken çok sayıda dersi kendi içinde barındırmaktadır.
Yerel Yönetim seçimleri Anayasa gereği 1994’te yapıldı. SHP ve CHP seçimlere bir çok yerde olduğu gibi, Ankara ve İstanbul’da ayrı adaylarla girdi. Siyasi çizgileri ve kişisel konumları açısından bu partilere yakın duran isimlerden bazıları diğer partilerden adaydı ve azımsanmayacak oy almışlardı. Ankara’da Rüştü Yüce, İstanbul’da İlhan Kesici öncelikle akla gelmesi gereken isimlerdir.
Seçim sonunda Ankara ve İstanbul ucu ucuna denilecek bir oy farkıyla kaybedildi. İstanbul’da R.T. Erdoğan, Ankara’da İ.M. Gökçek belediye başkanıydı. Tamı tamına İki büyük şehrin ve Ülkenin 25-30 yılını bu iki insan ve çevresi biçimlendirecekti.
Seçimlerde Anap’ın Ankara adayı Rüştü Yüce, SHP’nin Ankara adayı Korel Göymen, CHP’nin adayı Ali Dinçer’di. M. Gökçek %27.34, K. Göymen %26.89 oy almıştı.
İstanbul’da ise SHP Zülfü Livaneli’yi, CHP Ertuğrul Günay’ı; DYP İ. Kesici’yi, Anap Bedrettin Dalan’ı aday göstermişti.
Bu insanların sonraki halleri ve seçim sonuçları ibretlik derslerle doludur.
Bunlara neden girdim: Hukukta “telafisi imkansız zarar” diye bir kavram vardır. Siyasette de bu böyledir. Bazı yanlışların bedeli ağır ödenmektedir. Bedel ödeyen kaybeden adaydan çok kentler, toplumsal kesimler, ülkeler … olabilmektedir. Sonuçları tarihsel derslerle doludur. Birileri egosunu tatmin edecek, birilerinden intikam alacak, kendisini-partisini unutturmayacak… diye ülkeye, topluma ve gelecek kuşaklara ağır bedeller ödetmeye hiç kimsenin hakkı ve yetkisi olmasa gerektir.
Sonra neler mi oldu? Cevabım neler olmadı ki olsa, sanırım daha doğru olur.
SHP-CHP, CHP’de birleşti. Hikmet (Çetin) ağabey bir yıl genel başkanlık yaptı. Üyeler yeniden eşleştirildi. Yönetimler paylaştırıldı. Sonra yeniden genel başkanlık yarışı geldi, Baykal genel başkan.
1995’te genel seçimler yapıldı. Birleşmeye rağmen CHP %11 oyla barajı zor geçti. Ecevit, Erbakan, Çiller, Yılmaz, Baykal TBMM’deydi. 4 yıllık dönemde hükumetler denendi. Refah-yol, ana-yol, Ecevit azınlık gibi hükumetler… Çeşitli nedenlerle yürümedi.
28 Şubat 97 muhtırası refah yola verilmişti. Türkiye yeniden militarist bir çizgiye çekiliyordu. Yukarıdaki zorlamaların halkta karşılığı yoksa kendi kalesine gol atmaktan farklı olmayan bir eylemde bulunulmuş olur. Nitekim öyle de oldu.
!999 seçimlerine giderken Türkiye Suriye’yi tehdit etti. Türkiye sessiz ve pasif kalmadı. Öcalan Moskova’ya geçirildi. Moskova’dan karşı kıyımıza, oradan Afrika’da Kenya’ya gönderildi. Oradan (hala tam anlaşılamayan veya açıklanmayan) bir operasyonla yakalanarak Türkiye’ye getirildi.
İki ay sonra Türkiye’de genel seçimler vardı ve Ecevit azınlıkla Hükumet ediyordu. Seçmenin önemli bir kesimi yine coşmuştu…
1999 genel seçimleriyle yerel seçimler birlikte yapıldı.
CHP’nin Ankara 2. Bölgede ön seçimle gelen adaylarından biri de bendim. Seçim sürecini çok canlı ve sıcak yaşadık. Ankara’da barajı aşmamıza rağmen Türkiye’de baraj altı kalmıştık. Ankara Belediye Başkan adayımız Karayalçın’dı. Seçimi çok küçük bir oy farkıyla kaybettik. Ecevit’in DSP’sinin adayı D. Taşdelen’di, %10.6 oy almıştı. Oysa Karayalçın seçimi Mamak çöplüğünden toplanan oylara rağmen Gökçek karşısında sadece %1.8 oy farkıyla kaybetmişti.
CHP bu noktada yine karıştı. Acele, 23 Mayıs 1999’da seçimli olağanüstü kurultay toplandı. Altan ÖYMEN, H.Fehmi GÜNEŞ, Tarhan ERDEM, Ertuğrul GÜNAY… genel başkan adayıydı. Savcı (!) SAYAN’ın da adaylardan biri olduğunu atlamayalım lütfen.
Baykal’ın resminin salonda gezdirilmeye kalkışılması dahi yoğun tepki almıştı. Aynı salon, çok değil 16 ay sonra 30 Eylül 2000’de D. BAYKAL’ı yeniden genel başkanlığa getirecekti.
Genel Başkan Altan ÖYMEN’di.
Öymen döneminde bir yıl kadar genel merkezde programlanan ve Türkiye genelinde uygulamaya geçilen, aşağıdan yukarıya eleştiriye, değerlendirmeye, önermeye ve denetime açılan çalışmanın içinde yer almıştım. Bunlar “tüzük değişikliği” ve “halkla birlikte çözüm” çalışmalarıydı. Her iki çalışmanın içinde Genel Başkan ve Genel Sekreter Tarhan ERDEM önerme ve yönlendirmeleriyle görev alanlardan biri de bendim.
Ayrıca eğitim çalışmaları yürüyordu, eğitimde Ankara ilinde görevliydim. O arada partide bir uygulama daha yapıldı. Üyeler yenilendi. Çok fazla bir değişiklik ve farlılık yaşanmadı. Yenilenmiş üye listeleri ve değiştirilmiş tüzük hükümleri çerçevesinde kurultay süreci başlatılacaktı. Ne acıdır ki planlananlar uygulama fırsatı bulamadı.
30 Eylül 2000 Olağanüstü Kurultayı “tüzük Kurultayı” olarak planlanmıştı, Baykal’ın atağa geçmesiyle seçimli kurultaya dönüştü ve tüzük unutuldu. ÖYMEN’e “emanetçiydi zaten” denilmesini doğru görmediğimi ifade etmekle yetiniyorum. Halkla birlikte çözüm projesi ise kadük oldu, diğer deyişle rafa kaldırıldı. Belki de rafta bile yer bulamadı. Parti İçi Eğitim çalışmaları derhal sonlandırıldı.
Kılıçdaroğlu ve CHP örgütlülüğü umarım ve dilerim ki, bugün yaşananları ve uygulamaya konulanları anlattıklarımdan daha farklı sonuçlandıracaktır.
Yıl 2001’i yaşarken ve 21.yüzyıl yeni bir dönem getirmeden, üç partiden oluşan 1999 koalisyon hükumeti 2002 başında Uludağ’da sonlandırılmadan bir nefes alalım.
Haziran 2023/ANKARA,
Av. Abidin ŞAHİN