YOLLARA DOST OLMAK DA VAR
Dost yollar. Dost; yollar, gönderir, uğurlar, bekler, yolunu gözler. Yanlış yapmadığımız, ihanet etmediğimiz sürece Coğrafya dostumuzdur. Onu doğru anlamak, zorunluluğunu ve değerini bilmek bize düşer.
Gün gelir düşersiniz yollara. Yollar sizi bildiğiniz ya da bilmediğiniz bir yerlere çıkartır. Dostluk çıkarsız, içten ve karşılıklıdır.
Yolda yolcuysanız her saniye değişir çevre. Seversiniz her an değişen çevreyi, yükselen dağları, uzayıp giden düzlükleri, derin vadileri, platoları. Onun da sizi beklemesi, sevmesi, uğurlaması gayet doğaldır. Ayağına gelmişsiniz. Kaçırmaz sizi. Özlemiştir, beklemektedir, sever, sevgiyle uğurlar. Kötülük etmediyseniz eğer.
Yolculuk bu kez Ankara’dan Malatya’ya. Taa ötedeki Hekimhan iğdir’e!

Kaynak : https://www.koylerim.com/hekimhan-igdir-koyu-resimleri-28571g.htm
Yolculuklarım çok zorunlu değilse gecedir. Yolun uzunluğuna göre akşamın, gecenin belirli ve yeterli bir saatinde yola çıkarım. Yanımda-yöremdekiler, yol arkadaşlarım hep kendi kendine söylense de ben gecenin karanlığını delen, ıssızlıkta inleyen, yıldızlar altında ışıldayan yolların yolculuğundan yanayım.
Sanırım, bedenimi, düşlerimi, yanımdakileri sırtında taşıyan aracım beni çok seviyordur. Gece onu da rahatlatıyor. Motor rahat çalışıyor, yakıt az tükeniyor, aracın demir çerçevesi ve lastikleri daha az ısınıyor. Belki de ısınmıyor. Kafası kızmadığı için rahat taşıyor ve keyifle yol alıyor, gündüze oranla seyrelmiş yollarda. Uyuyanlara inat. Yolcusu hoşnut, aracı hoşnut, yolu hoşnut. Gündüzleyin güneş altında kavrulan yola bundan daha büyük iyilik olabilir mi?!
Elmadağ, Irmak, Kırıkkale, Hasandede, Keskin, Akpınar, Kırşehir, Mucur, Kalaba, Himmetdede, Kayseri, Bünyan, Pınarbaşı, Uzun yayla geride kaldı. Sanırım hepsi arkamızdan bakakalmıştır. Kim bilir her biri zaman tünelinde kaç yolcu karşılamış, kimleri uğurlamıştır.
Gündüzün 38 derecesinin 12 C dereceye düştüğü Uzun Yayla sırtlarından sarkarak, hızlıca yükseklik kaybeden virajları sollayarak döne döne ilerlerken, ansızın önümüzde GÜRÜN. Bir derenin kenarında, kıraç yamaçların arasına sıkışmış yol üstü bir ilçe hem de Hansız, Kervansaraysız. Hemşehrisini gecenin saat 01.30’unda karşıladı. Selamlaştık, Malatya’nın 70 yıl önce siyaseten koparılmış, fiziken kopartılamamış ilçelerinden biriyle.
Uygun, mütevazi bir tesis önünde dinlenme ihtiyacımızı araçta gidermek istedim. Saat 02.30 gibi koltuğu ayarlayarak uykuya geçmek için kendimi zorlamaya başladım. Yorgunluk sırtımda kaldı. Doğrusunu söylemek gerekirse uyku tutmadı desem yeridir.
Camilerden saba makamıyla hiç ilgisi olmayan her biri ayrı telden çalan hocaların-müezzinlerin sabah ezanını dinlerken toparlandım. Saat 05’i geçiyordu. Kısa bir süre sonra Malatya yönünde harekete geçtim. Hedefimizde Gökpınar var. Daha önce hep uğramak isteyip de bir türlü uğrayamadığım GÖKPINAR.
Hep duyardım. Aynı yoldan defalarca gidip geldiğimiz halde bir türlü direksiyonu kırıp 10 km. içeriye girip göremediğim GÖKPINAR. Bu kez eşimle Nedret’le birlikte görecektik. Gürün biterken sağa bir yol ayrılır. Karayol levhası, GÖKPINAR-ELBİSTAN. Bozkırın yamaçları damar damar yarılmış tepelerinde 10 km. gittim. Çok susuz dereciklerden oluşmuş çanaktan geçerken sol yanımda bir küçük vaha. Gökpınar bu kadar küçük bir çanak olamaz. Elbistan yolunda (ki o da Malatya’nın eski ilçelerinden biridir) birkaç km. daha gittikten sonra geri dönüyorum. Küçük bulduğum, sollayarak atlayıp geçmeyi tercih ettiğim dere içi çanağa geri dönüyorum.
GÖKPINAR GÖLÜ ve mütevazi utangaç çevresi, güzel mi güzel konumuyla önümde.

Gökpınar bileşik mi ayrı mı yazılır? O da mı laf. Ne önemi var. Bir sözcüğün yazımıyla ilgilenmenin zamanı mı? deyin. İlgi buralardan, küçük şeylerden başlar. Küçük şeylere, ayrıntılara takılıp kalmamak gerekir ama küçük şeylerle ilgilenmeyen büyüğe ulaşamaz ve büyük resmi yakalayamaz ve ona bakamaz, onu hep noksan ya da yanlış okur.

Çevresi ağaçlık 3.000 m2 genişliğinde, en azından 1500 m. rakımda 15 m. derinliğinde. Tarihin derinliğinden, yerin kim bilir kaç metre derininden, uzun yaylanın ve uzantılarının kar suyundan süzülerek gelen renkli mi renkli bir Göl. Aynı zamanda bir akarsu. Yeşilin-mavinin, sarının, lacivertin, bordonun, turkuazın, çevresindeki ağaçların ve yerde, gökte her ne varsa hepsinin renginin harman olduğu ara renkler dahil neredeyse tüm renklerin birbiriyle yarıştığı bir göl. Baskın renk gökyüzü mavisi. Hani eski bir Türk şiirinde denir ya; “bütün renkler tek tek güzeldir, hepsi birlikte daha bir güzeldir!” İnsanın yapmakta zorlandığını renkler yapmış.

Çevresindeki tepeciklerle yarışan, oralara inat üstündeki yeşil elbisesiyle salım salım salınan tarihe direnmiş yüksekçe ve yıllanmış bir ağacın altından göle bakıyorum. Daha doğrusu birlikte bakıyoruz. Göl kadar olmasa da uzun yıllardan beri hep bakışmışlar. Belli ki birbirlerini çok sevmişler. Renk vermiş, renk almışlar; soluk vermiş soluk almışlar, ıssız tepelerin koyuğunda hayatı birlikte karşılamış, karı-kışı, doluyu yağmuru, geceyi gündüzü birlikte yaşamışlar. Birbirlerini çok sevmişler. Öylesine sevmişler ki, ağaçlarda ne varsa hepsi gölün içinde. Gölde ne varsa ağaçların damarlarında, dallarında, yapraklarında. Ağaç mı Göle bakıyor, Göl mü ağaca bakıyor; ağaç mı Gölü besliyor, Göl mü ağacı besliyor anlaşılır gibi değil. Anlayana aşk olsun.

Alivyon birikimiyle uzunca süreçte oluşmuş diyorlar. Bana göre de gökyüzünden gelen, atmosferde pek parçalanmayan büyükçe bir Gök taşının bol suyla dolmuş çukuru gibi. Suyun buradan nefes almasına taşın açtığı çukur hayat vermiş olamaz mı? Duyun da inanmayın…
İlginç bir saklı Cennet olur da efsanesi olmaz mı? Binlerce yıllık Anadolu halkı bir efsane de buraya söylemiş. Kuşaklar boyu aktarmış:
Koyunlarını otlatan çoban uykusunda gördükleriyle; koyunlarını, köpeğini, kavalını, keçesini-abasını, hamançasını, canını, dahası sevdiği kıza göndereceği selamını… kurtarmış.
Tatlı, berrak ve temiz… su olduğu her halinden anlaşılıyor. Üzerine bir tesis kuruluncaya değin Fırat’ın en büyük kollarından olup Malatya ovasını bir uçtan diğer uca geçen Tohma Çayı’nın hem başlangıcı hem de besleyeni. Başlangıçtaki debisi oldukça yüksek iki kaynaktan biri.

Resim de gördüğünüz sağdaki su gölden çıkıyor, onunla buluşan diğer kol yanı başındaki bir kaynaktan. İki kaynak Gölün hemen yanı başında, binlerce yıl ayrı kalmanın hasretini geride bırakırcasına, buluşup kucaklaşıyor. Ne büyük dostluk ve içtenlik değil mi? Tek olsaydı kuru derelere dayanamayabilir, çaylara, ırmaklara ulaşamaz, yutardı dereler. Aşağılara ininceye değin nefesi tükenirdi.

Bir saat kadar kaldıktan hoşça vakit geçirdikten sonra yeniden Gürün-Darende karayoluna, E 24’e dönüyoruz. Biraz daha geri giderek “SOMUNCU BABA DEĞİRMENİ’ni” buluyoruz.
Değirmen doğası gereği çayın hemen kenarında ama zamanın ruhu gereği suyun vuruş gücüyle dönmeyi, un öğütmeyi unutmuş, elektrikle işliyor. Önündeki çayda ağustos ayının sıcaklarına rağmen su var ama nedense değirmenin suyu kesilmiş. Suyu kesilmiş değirmen konumunda olmayı onuruna, tarihinin şanlı ve gösterişli günlerine yedirememiş, eski günlerindeki takırtısından, çalımından eser kalmamış. Her nasılsa bir vakıf tarafından Restore edilmiş. İlk haliyle olmasa da değirmen taşı dönüyor. Buğday zamanın ruhuna rağmen güzel bir koku yayarak taşın altından teknesine akıyor. Şakşakısı olmasa da bir takım sesler geliyor. Doğasını, tarihini, üretim yapısını anımsatmaya çalışıyor.
Görevlinin söylediğine göre; özel ve yerli bir buğday türü öğütülüyormuş. Beşer kiloluk torbalarda satışa sunuyorlarmış.

Somuncu Baba neden somuncu!? Anlatılana ve alıntılara göre, Osmanlı’nın kuruluş döneminde, zamanın Bursa’sında bir çok yerleşim yerinde olduğu gibi su değirmeni varmış. Somuncu Baba’nın da somun fırını. O günün koşulları gereği eşeğinin sırtında sokaklarda ekmeğini satarken; “Müminler, Somunlar!” diye bağırırmış. Mutasavvıfmış ama mütevazi davranarak bu yanını pek öne çıkarmazmış.

GÜRPINAR ŞELALESİ’ne UĞRAMADAN GEÇMEK OLMAZ

Darende’ye girmeden E. 24’ten sağa saptık, 5 km. sonra GÜRPINAR ŞELALESİ’ne vardık. Burası da bir başka saklı Cennet. Yol çevresine dizilmiş evler ve yanında, önünde sıralanan küçük bahçelerden geçerek ulaşılıyor. Yol düzgün ama virajlı ve dar olduğundan dikkatli gitmekte yarar var. Biz vermedik ama giriş ücretli. Kayalıkların yamacından büyük bir gürültüyle acelesi varmış gibi çevreye köpük saçarak ve çırpınarak başını kayalıklara çarparak, bir yerlere geç kalmışçasına akan su çevreye olağanüstü serinlik ve güzellik yayıyor, hayat veriyor. Henüz sabah olmasına rağmen gelenler çok sayıda fotoğraf çekiyor, çektiriyor.
Bir zamanlar yurt içi ve yurt dışında gittiğimiz noktalarda Japonları, Korelileri, Çinlileri ellerinde kamera- fotoğraf makinesi sürekli görüntü alırken izlerdim. Makinayı kullanacağız diye neredeyse çevreye bakmaz gibi görünürlerdi. Bizim insanımız da say ki öyle olmuş. Bir farkla ki sanırım onlar, elde ettikleri görüntülerden çok sayıda kopya üretip başka alanlarda değerlendirdiler.

Gürpınar’da geride kalıyor. Biraz da sola sapalım derken, Darende’ye girerken bu kez sola sapıyor, TOHMA KANYONU’na, SOMUNCU BABA TÜRBESİ ve KÜLLİYESİ’nin bulunduğu alana dönüyorum. Aracı park ettikten sonra Nedret’in ağrıyan, iltihaplanan ve şişen ayağının, iltihaplandığı anlaşılan parmaklarının taşıdığı gücü kadar kanyon çevresinde kısa bir yürüyüş yapıyoruz.
Somuncu Baba’nın Ankara’daki Hacı Bayram Veli’nin Hocası olduğu, mezarının Akşehir’de bulunduğu söylenip yazılmakla birlikte külliyesi ve Türbesi Darende’de. Acaba neden? Akşehirli ve aynı zamanda her yerli Nasrettin Hoca ile bir anlaşmazlığı mı vardı, diye sormaktan kendimi alamadım.
Moda ve gereksinim, sosyal belediyeciliğin gereği, ekonomik koşulların dayatması olduğu üzere Darende Belediyesi’nin açıp işlettiği yol kenarındaki Belediye tesisinde oldukça ucuza ve bol kepçe bir kahvaltı yaptık. Tesisin hijyeni biraz noksan ve sorunlu olmakla birlikte yine de Belediye’ye teşekkür etmek gerekir.

Kürecik’in, Malatya Erhaç Havaalanı’nın, Sultansuyu Harası’nın yanından, tarih olan Karapınar ve Kırlangıç köylerinin arazisine kurulmuş Arga-Akçadağ Köy Enstitüsü yerleşkesinin yakınından Adana yol ayrımına çıktık. Hemen sağ yanımızdan giderek dikleşen yamaçlara yapılmakta olan TOKİ deprem konutlarına bakarak, gözlemleyerek her yanı toz toprak içindeki MALATYA’ya güçlükle girdik. Öğlen sıcağına rağmen İnönü Üniversitesi yerleşkesine kadar gittik. Anlayacağınız dağın eteklerine, yamaçlarına saçılmış Toki yapılaşmasını bir uçtan diğer uca geçtik. Bilenler bilir, İnönü Üniversitesi ve Tıp Merkezi yerleşkeleri Malatya’nın oldukça dışında Fırat Nehrine, Kale ilçesine, şimdilerde Karakaya barajına yakındır.
Beydağı’nın etekleri ve yamaçları bir uçtan diğer uca TOKİ şantiyesi. Malatya’nın tarihi yerleşkesinin cadde ve sokakları, binaları, resmi daireleri yıkılmış. Gökdelenler yükselmeye çalışıyor. Ama ne acı ki ilk gidişimin 69 yıl öncesine rastlayan ve 06 Şubat 2023’te yıkılmadan önceki Malatya’dan ve Şehrin tarihinden, ruhundan eser kalmamış.

Gördüğüm kadarıyla her nasıl olmuşsa, tarihi hükümet konağı aslına sadık kalınarak yenilenmiş. İnönü Heykeli, çevresindeki alan ve altındaki kapalı çarşı ayakta. Gerisi felç. Gerisi yıkım. Gerisi acı ve hüzün.
Cumhuriyetin Yirminci Yüzyılı’nın ilk yarısında Malatya Belediye binası olarak Hükümet konağının hemen yanında işlev gören yapı daha önce yıkılarak park yapılmıştı. Şimdilerde onun yerine İbadethane yapılıyormuş. Oysa bu alanın çok çok yakınında, neredeyse burnunun dibinde tarihsel vasıfları ve özgün hikayeleri olan üç Cami daha vardı.
Doğanın yıkmadığını, yıkamadığını TOKİ yıkmış, AFAD yıkmış.
Yeniden inşa elbetteki gerekli. Nedense yeniden inşa edenlerin aklına, tarih gelmemiş, şehir gelmemiş. Demir ve betonu çok koyalım bir daha yıkılırsa yaşayacak olanlar ölmesin diye kilometrelerce uzunlukta bir beton kütlesi yükseltilmiş. Tarihten, dünden, anılardan, hafızalardan uzak. Dahası ruhu öldürülmüş, yeniden dirilmesine, hayat bulmasına fırsat tanınmamış bir kent. Malatya ovasının bahçelerine, yeşiline, Beydağı’nın serinliğine, karına-kışına, bol sulu Kernek kanalına inat. Toz, duman, gürültü patırtı ve ihaleler… arasında.
Deprem sonrası kent inşasına, sadece yeni bir kent inşası olarak bakılamaz, bakılmamalı. Kentin dünü ayağa kaldırılmadan, yeni bölgelere her türlü bilimsel disiplin; özellikle mimari, planlama, insan psikolojisi, insanın en geniş anlamda her türlü gereksinimi gözetilmeden kurulan yerleşim alanı kent değil, yapı yığını olur.
Malatya deyince akla deprem gelmemeli. Deprem doğanın, ölüm ve yıkım insanın eseridir. İnsan ve yönetimler görevlerini tam olarak zamanında doğru zeminde, bilimsel ve noksansız olarak yerine getirselerdi, deprem olurdu ama insan ölmez, binalar yıkılmaz, tarih yok olmazdı.
Prof. Dr. Selçuk Mülayim; ‘Gerçekte sanat tarihi, siyasi tarih, iktisat tarihi vs. gibi bir dizi ayrı tarihler yoktur, tek bir tarih vardır, o da insanın tarihidir’ der. Malatya’da insanın tarihini say ki göremedim. Ünlü Mimar, Yazar, Düşünür Aydın Boysan’ın kitaplarından birinin adı; ‘Nereye Gitti İstanbul?’dur. Ben de ‘Nereye gitmiş benim Malatya’m’ diyerek kendi kendime söylenerek bulunduğum ortamdan biraz uzaklaşarak, Malatya Eğitim Araştırma Hastanesi’ne geçtim.
Eğitim Araştırma Hastanesi’nde acil koşullarında yatan 100 yaşını dönmüş halam oğlunu ziyaret ettikten, Nedret’in ayak parmaklarındaki iltihaplanma nedeniyle hastane aciline uğradıktan sonra, Kuruçay, Arguvan üzerinden ver elini uzun İğdir.
Mırolar mezrası henüz geride kalmıştı ki Mezirme Toki konutları karşıladı Ağyarma’da. Mezirme geçilmek üzereydi ki İĞDİR’in ikinci etap toplu konutları çıktı önümüze.. İğdir’in arazisinden, otlağından, dokuz mahalleden oluşan eski yerleşmelerinden uzakta. Dokuz Mahalleden oluşan köyüme iki mahalle de toki ekleyerek 11’e çıkarmış mahalle sayısını. Uzun İğdir de iyice uzamış.

Köyde babadan kalma benim de bir evim vardı. 6 şubat sonrasında ağır hasarlı raporu düzenlenmişti mahkeme ağır hasarı orta hasar, dedi. Nisan 2026 ya kadar süresi olmakla birlikte yukarıdaki tarihi binayı yıkın yoksa biz yıkacağız dediklerini duyuyorum. Oysa binanın taşları ve ağaçlarının ne büyük güçlükle derlenip toparlanıp binada kullanıldığını o tarihlerde çocuk olmakla birlikte bizzat tanığım. Kişisel düşüncem binayı özelliklerini koruyarak yerinde yada biraz daha gerisinde aslına uygun olarak aynen inşa etmektir.
Köye geliş nedenimiz Yeğenlerimden çok sevdiğimiz Mert’in düğününe katılmaktı. Öyle de oldu.

Kınaları Hekimhan merkez TAŞHAN’da yakıldı. Yerel söyleyişle Daşghan. Güzel ve oldukça kalabalık bir törendi. Olaysız başladı ve mutlulukla bitti. Birbirini daha önce tanımayan iki aile, Hekimhan merkez başta olmak üzere birden çok yerleşimden katılan davetliler, Taşhan’ın açık avlusunda birlikte nefes aldı, gökyüzündeki Yıldızları birlikte Han’a indirdiler.
HEKİMHAN’dan biraz söz etmek gerekir;
Dağlarında demir ve krom madeninin harman olduğu şimdilerde altın ve nadir elementlerin arayışı süren ilçede maden işletmeciliği Mersedes damperli beş kamyonla 1961’de başladı. Bizse aynı yıl ortaokula başlamıştık. Dağları cevher dolu dersek, hemen altın ve diğer madenleri aramaya başlarlar. Nitekim Akmağara (Darıyeri’nde) kısa süre önce başladı bile.
Hekimhan’ın “Han’ı” Taşhan’dan gelir. Hekimi de zamanın bir doktorundan. Malatya Sivas arasındaki birden çok Han’dan biridir Taşhan. Hem de en büyüğü ve halen yaşayanı.
Taşhan; Selçuklu döneminde Anadolu’da yolcu yolu, kervan yolu, ipek yolu… adlarıyla işleyen yollar üzerinde yapılmış hanlardan biridir. Hanın kemerli bölmelerle çevrili üstü açık avlusunda otururken düşlerim beni yıllar öncesine götürdü.
Dört köşe yapının ortasındaki üzeri açık meydan Pazar yeriydi.
Köylüler özellikle Pazar kurulan günlerden Cuma günü tahıl başta olmak üzere doğal ürünlerini burada alıcılarla buluştururdu. Oturduğum yerin tam arkasında Hacıbekir’in hanı vardı. At, katır, eşek nallamasına, içerdeki daracık kemerli bölümlerinden hayvan çıkarmaya ya da bazılarını bağlamaya az tanıklık etmedik. Tam karşımda fırın vardı, o güzelim sulu tarla buğdayından gelip su değirmenlerinde unlaştıktan sonra tahta kürün ya da leğenlerde temiz suyla yoğrulan kokusu Han’ın dışına taşan üzeri çörek otlu çarşı ekmeğini, nar gibi yumuşacık somunu gel de anımsama. Şakır şakır su akan çeşmenin ve büyük dut ağacının altından girilen kapının sağında Demirci, karşıda kalaycı, bir iki zahireci…
Beni düşündüren bir başka husus; aküstiği mevcut olan hanın açık alanında da olsa davul sesinin tarihi yapının taşlarına zarar verip vermeyeceği oldu.
Zurna üfleniyor, Antakya’da 12’sini bir düğünde yan yana izlediğimiz, dinlediğimiz davulun çiftesi çalınıyor. Işıklar arasında gençlerin yanında kınası, alanda türküsü geliyor. Yaşanılanın anımsanması fayda mı getirir, yoksa biraz daha yok oluşu hızlandırır mı?

Taşhan’ın bir başka yerde örneği az bulunan en dikkat çekici bir diğer özelliği; Bu gün bir kez daha girdiğimiz ana giriş kapısının üzerindeki kitabesidir. Yakın geçmişte okundu bu kitabe. Sol yanında Ermeni, sağ yanında Süryani, ortada Selçuklu dilinde yazılmış bir metin. Miladi 1218 olarak tarihlendirilmiş.

Bir diğer iki tarihi eser Cami ve Hamamdır.

Kaynak : https://support.google.com/legal/answer/3463239?hl=tr-TR
Hamamın yakın geçmişte kullanıldığını anımsamıyorum. Cami, 65 yıl önce Hekimhan’ın tek camisiydi. Köylerde cami yoktu. Bazı köylerde mütevazi ölçülerde toprak damlı mescit vardı. Alevi köylerin bazılarında Babadamı, Tekke denilen Cemevleri vardı.
HEKİMHAN’ın TARİHİ CAMİSİ bana üç şeyi anımsatır:


Kaynak : https://support.google.com/legal/answer/3463239?hl=tr-TR
Biri avlusundan kaldırılan cenazeleri,
Diğeri her yanı taştan inşa edilmiş mütevazi yapının şerefesinde döne döne ezan okuyan Mılla’yı (Molla’yı) yani imamını, tek görevli olduğundan aynı zamanda müezzinini.
Üçüncüsü ezanın minareden elektronik sistem kullanılarak mı, yoksa minareye çıkarak doğal sesle mi okunması tartışmasıdır. Son konuda ilçe neredeyse ikiye bölünmüştü. Kazanan hoparlör oldu.
Hekimhan’ın bir başka tarihi eseri SURP PİRGİÇ Ermeni Kilisesi’dir.

Kaynak : https://support.google.com/legal/answer/3463239?hl=tr-TR
Surp Ahen diyenler de vardır. Hatta Hekimhan’ın arkasında büyük bir kütle olarak duran Zurbahan Dağı’nın adının da buradan geldiği söylenir. Kayıtlarda 16. Yüzyıla ait olduğu şerhedilmiştir. Toprak damlı küçük bir kilisedir. Bizim ortaokul yıllarımızda Hekimhan Cezaevi’nin bir parçasıydı. Restorasyonu bekleyen yapı halen ayakta durmaktadır.

KAYNAK : https://www.facebook.com/701895529937585/photos/m%C3%BCkemmel-bi-manzara/1481171148676682/?_rdr
Şimdilerde yıkılmak, kentsel dönüşüme sokulmak istenen HEKİMHAN ÇARŞISI’ndan söz etmeden geçmek istemedim.
Bir zamanlar Malatya Sivas karayolunun içinden geçtiği tek katlı toprak damlı dükkanlardan oluşan çarşıda halkın ihtiyaç duyduğu her şeyin alınıp satıldığı her türlü hizmetin en samimi ölçülerde verildiği, sabahları –aynı zamanda tellal olan-görevlinin bir uçtan diğer uca ağaç bağlanmış gaz tenekesiyle suladığı çarşı.
Çarşının yenilenmesi fikri doğrudur. Yalnız AVM zihniyetiyle değil, aynıyla korunarak yenilenmesi, aslına uygun yerinde dönüştürülerek yenilenmesi gerekirdi. Her yerde olduğu gibi biz bunu yapmıyoruz nedense. Arazi fukarası mıyız? Yoksa tarihimiz mi yok. Planlama ve mimar yoksunu muyuz? Tarih fukarası mıyız? Üzerinde yaşadığımız topraklar uygarlık fukarası mı? Tarihimizi her alanda yaşanmaya ihtiyacımız mı kalmadı. Yeni bir tarih mi inşa ediyoruz. Yeninin inşası eskinin yıkımını mı gerektirir!?
Bir gece yarısı köyden ayrılış. Yama dağlarının batı ucundaki Taşoluk dahil dağların siluetini uzaktan seyrediş ve Sivas, Yozgat üzerinden Ankara…
Ne derseniz deyin, işte böyle bir şey. Ülkemin insanı ,doğası, yaşamı; insanın tarihinden kısa ve sınırlı bir kesit…
Ağustos 2025. İğdir/HEKİMHAN