ÇAĞ DEĞİŞTİ TÜRKİYE SİYASETİ DEĞİŞMEDİ

25 Ağu

Türkiye, 01.05

Türkiye, 1999’da Körfez’de gerçekleşen bir büyük depremi yaşamıştı. 2001 ekonomik bunalımın zirve yaptığı bir yıl oldu. Sebebi, zamanın Cumhurbaşkanı A.N. SEZER’in “elinden her nasılsa kayan Anayasa” gösterilse de sebep derin ve kapsamlıydı. Ekonominin geldiği noktanın bir sonucuydu. Aslında, içerde ve dışarda-biraz da çaktırmadan, Türkiye’nin taşınmak istendiği, uzunca bir sürece yayılacak, yeni dönemin taşları döşeniyordu.

Ecevit’in; kamuya personel alımını merkezi sınav sistemine bağlaması, sekiz yıllık temel eğitime geçmesi… aklımda kalan iki önemli başlıktır.

Türkiye ekonomisi dayanıksızdı. İç ve dış gelişmelerden sık etkileniyor ve hemen hastalanıyordu. 2001’deki hastalığı daha onulmazdı. Dış müdahale gerekiyordu. IMF ve DÜNYA BANKASI uzaktan bakıyordu. Planlar hazırdı, müdahale geciktirilemezdi. Öyle de oldu. Kemal Derviş çağrıldı veya gönderildi.

Derviş önceden hazırlanmış programını uygulamaya koydu. Bir yıl gibi kısa sürede belirgin bir iyileşme yaşanmaya başladı. Nereden estiyse 2002’nin kışı henüz sona ermeden Uludağ’dan bir ses yükseldi. Koalisyonun ortaklarından MHP’nin Genel Başkanı Bahçeli erken seçim istiyordu. Parti içi ve sağlık sorunları da yaşayan Ecevit direnemedi. Deprem’in ve ekonominin yıkıntıları toparlanmadan seçime gitmek zorunda kaldı. Genel Seçim 3 Kasım 2002’deydi.

Adalet ve Kalkınma Partisi bir yıl önce kurulmuştu. Lideri R.T. Erdoğan kısmen yasaklıydı. Genel Başkandı ama Millet vekili adayı olamıyor, seçime giremiyordu. Parti geniş bir kesimin katılımıyla kurulmuştu. Kuruluştaki bazı yaşanmışlıklar, iç ve dış çevrelerle yapıldığı ileri sürülen İstanbul toplantıları hala, bu gün dahi, sırrını korumaktadır.

AK Parti adaleti, kalkınmayı hedefliyor, adını da Adalet ve Kalkınma Partisi olarak koyuyor. AB’yi unutmuyordu. Üç ‘Y’ yi tarihe gömeceğini söylüyor. Kendisini ‘muhafazakar-demokrat’ olarak tanımlıyordu.

CHP 1999-2002 arası parlamento dışındaydı. Parlamentodaki beş siyasi partinin üçü koalisyonda ikisi muhalefetteydi. Baykal pusuda bekliyor ve elini ovuşturuyordu. Nihayet seçim gerçekleşti. Koalisyon ortakları ve iki Parti dışındaki diğerleri %10’luk ülke barajının azizliği, belki de tarihsel yanlışları sonucu Parlamento dışında kalmıştı. 99 Koalisyonunda yer alan partilerinin tabelaları yaslı yarımdı.

21 yıl öncesinden bugüne sandık bazında nereden gelindiğine bir bakalım. AKP geçerli oyların %34.28’ini, CHP %19.39’unu almıştı. Seçim yasasının azizliği nedeniyle 550 üyeli Parlamentoya biri 363, diğeri 178 milletvekiliyle gelmişti. Dokuz da bağımsız vardı.

Abdullah GÜL Başbakandı. Ekonomide Dervişin bıraktığı yerden devam ediliyor, AB normları çerçevesinde uyum çalışmaları başlatılmıştı. Bu kapsamdaki çalışmalar 2007’ye kadar bir şekilde devam ettirildi.

Baykal ne hikmetse Erdoğan’ı mecliste görmek istiyordu. Erdoğan’a hüküm giydiren ve yasak getiren şiir Siirt’te okunmuştu. Baykal 5 Mart 2023’te Erdoğan’ı ziyaret etti. Akabinde acele siyasi yasak kaldırıldı. Siirt Doğanköy’de sandık kurulu oluşturulamamış olması, bir sandığın kurulmaması bahane edilerek Siirt seçimleri iptal edildi. CHP milletvekili dahil Siirt’in vekillerinin vekillikleri düşürülerek 9 Mart’ta acele ara seçime gidildi ve AK Parti (AKP) Başkanı’nın Başbakan olması sağlandı. Baykal rakibiyle Parlamentoda güreşmek (bu nasıl güreşse?) istiyordu.

Mart 2003, Kasım 2002 kadar önemliydi. Özellikle bir Martta çok ciddi bir oylama yaşanmıştı. Şimdiki iktidar sürecinde, AKP için ve Türkiye için ilk dönüm noktası bu tarihtir.

2007’ye gelinirken MGK’nin 2004’te not düştüğü “bazı cemaatlere tedbir ve önlem isteyen tespitinin hayata geçirilmemiş olmasının sonraki yıllarda derin sıkıntıları yaşanacaktı.” 2007’de Parlamentoda yaşanan Cumhurbaşkanlığı seçimi için 367 tartışmaları ve kararları (kanımca) hukuken ve siyaseten yanlış zeminde tartışma yaratmış, birden fazla olumsuz sonuçlara yol açmıştı.

367’nin hukuken geçerli olup olmadığı o günün koşullarında çok tartışıldı. Ben hukuken doğru ve yasal olmadığı görüşündeydim.

Özellikle siyaseten yanlışı öne çıkarmak istiyorum: 367’yi mağduriyet olarak gören AKP’nin halk oylamasına gitmesine, Anayasayı değiştirmesine ve Cumhurbaşkanı’nın doğrudan halka seçtirilmesine yol açmıştır.

Halkın seçime genel, eşit ve güvenceli ortamda aktif olarak katılmasına bir diyeceğimiz olamaz.

Yalnız Anayasa hukukçuları; ağırlıklı olarak, toplumsal yapısı bizim gibi ülkeler açısından böyle bir seçimin halka yaptırılmasının Seçilmişler tarafından yerine getirilmesinden daha sağlıksız sonuçlara yol açacağına hep vurgu yapmışlardır. Ayrıca bu konudaki Anayasa değişikliğinin daha önemli başkaca değişiklikleri ve halk oylamalarını beraberinde getireceği o günden görülüyordu. Nitekim öyle de oldu.

Türkiye’nin seçimlerde yaşadığı çok yönlü sıkıntıların, Yürütmeye dair bütün yetkilerin, Bakanlar ve Yüksek Yargı mensupları dahil atamaların tek elde toplanmasının yolu 2007’de yaşanan 367 tartışmasıyla açılmıştır. O nedenle 367’nin gündemi siyaseten yanlış olmuştur.

Bu gelişmeleri o günün koşullarında görmüştük. Bizler kimdik ki sorulsun. 2023’lerde yaşanan, neredeyse muhalefetin tümünün açık, iktidarın bir kesiminin örtülü olarak şikayet ettiği konuların sebepleri, her konuda olduğu gibi bu konuda da yıllar öncesine dayanmaktadır.

CHP değişmeli ve dönüşmeli diyenlere denilecek çok şey var.  Dünden beri gelen yanlışların, bu günün şikayet edilen sonuçlarına itirazda bir bütün olarak dikkate alınması sağlanmadıkça ve bunların sorumluları her kimse ve hangi kademedeyse aktif siyasetten elini çekmedikçe sonuç alınacağı kanaatinde değilim.

İnsanlar kolay yetişmiyor, birikim kolay elde edilmiyor. Sözüm herhangi bir kişiden öte bir anlayışa, uygulanmaya, yaşanmışlıklara ve yaşanacaklaradır. En azından bir kesimin duayeni, doğal lideri, bilgesi… olmak da var. Bunlar neden esirgenir, neden önemsenmez?!.

O arada Seçim ve Siyasi partiler Yasası’na yıllardır dokunulmadı. Parti tüzükleri ve uygulamaları birbirine benziyordu.

Parti genel merkezlerinde, örgüt yapılarında-kademelerinde, parlamento gruplarında, Belediyelerde yetkiyi ele geçirenler, görev alanlarını ve konumlarını titizlikle koruyorlardı. Ülke yönetiminin tek insan belirleyiciliğine yönelmesinden şikayet edenler kendi siyasi parti merkezlerinde, örgüt kademelerinde tek seçiciliklerini sürdürüyorlardı. Arada bir demokrasiden, katılımdan söz etseler de kendi konumlarının hiçbir şekilde zedelenmesini istemiyorlardı. Söylemde tüme varımdan söz ediliyor ama hep tümden geliniyordu. Yani her alan, ediliyordu her kademe yukarıdan aşağıya dizayn ediliyordu.

Apartman yöneticiliğinden, muhtarlıktan yerel yönetim ve parti kademelerinden başlayarak her alanda böyle bir” kült” oluşmuştu. Bunu yıkmak kolay değildi. Yaklaşım ve uygulama;  Han, Hakan, Sultan, Ağa-Bey… kültüründen gelen babaerkil bir topluma ters değildi. Erkek egemen toplumun, kutsallaştırılan çeşitli yapıların ve sair kurumların, kuralların uzantısı ve sonucuydu.

Türkiye’de 2008’den itibaren çok önemli gelişmeler olmaya başladı. Şapkadan tavşan veya güvercin değil; İstanbul’da bir borudan, çeşitli noktalarda yayınlanmaya başlayan kasetlerden, bilgisayar ortamında üretilmiş ya da bir şekilde elde edilmiş bir kısım belgelerden darbe gerekçeleri üretilmeye başlamıştı.

Fetö mensupları tarafından elde edildiği ve daha sonra kamuya sızdırıldığı ileri sürülen, aslında Türkiye’de hiç eksik olmayan, kaset savaşları başlamıştı. Başlayan savaştan CHP’de nasibini aldı. D. BAYKAL 10 Mayıs 2010’da istifa etti. 22 Mayıs 2010’da Kemal KILIÇDAROĞLU CHP Genel Başkanıydı.

Kılıçdaroğlu Yüksek düzeyde Devlet memurluğundan geliyordu. Emekli olduktan sonra şansını DSP’de aramış, sonra (öğrenildiği kadarıyla) bazı karşı çıkmalara rağmen Baykal dokunuşuyla CHP’de kendini bulmuştu. Merkez yoklamasıyla oracıkta Milletvekili oldu. Sonrasın grup Başkan vekşlliğinden çok iki tartışmalı televizyon programında yıldızı parladı. Birikimi, deneyimi, çalışkanlığı,  uzlaştırmacılığı, dürüstlüğü… gibi hususlar tartışmasızdı.

Tam da bu noktada CHP açısından bir genel tespiti yapmakta yarar görüyorum:

Baykal; CHP tarihinde önemli bir isimdir. 1973-2010 arasında Genel Başkanlık ve Başkanlık yarışları başta olmak üzere Türkiye’nin yaşadığı her siyasal olayın bir yerinde olmuştur. Hatta 2018’de Partiye dahi haber vermeden “belki meclis başkanlığı bana kalır,” gibi saikle Beştepe’nin çağrısına icabet ettiği dillendirildi. Sonunda ne mi oldu, Koskoca bir hiç. 

Demek ki, Türkiye gibi ülkelerin 50 yıllık siyasi gündemini veya bir siyasi Partinin 50 yılını bir kişi kilitleyebilmektedir. Sistem ve siyasal kültür buna izin veriyorsa bu kilitleme eylemi çok daha kolaylıkla yapılmaktadır. Çoğu kişi bundan rahatsızlık da duymamaktadır. Birinci sorun bu. Gelen gitmek nedir bilmiyor. Siyasete profesyonel bir meslek olarak bakılıyor.

İkincisi, Baykal gibi bazı siyasiler iktidar olmaktan çok muhalefet, olursa ana muhalefet olmayı, sanki, daha bir önemsemişlerdir. Bu konum bir alışkanlık yarattığı gibi, alışkanlıkla birlikte bir de muhalefet dili oluşturmuştur. Bu dil eleştireldir, yapan değil, değerlendirendir, Yetinen değil hırs dolu olan, her şeye ve herkese yukardan bakan, emreden bir dildir. Çok konuşan ama çoğu kez bir şey söylemeyen soyut kavramlar etrafında laf gezdiren bir dildir. Bu dil CHP’nin önemli bir kesimine uzun yıllar egemen olmuştur. 2015’ten itibaren terkedilmeye çalışılmış fakat terkedilmesi kolay da olmamıştır.

1999 ve 2015’te iki kez Ankara Milletvekili adaylıklarımda ben de yaşadım. Bu dili kullanmamaya çalıştım. Yanlış olduğunu tespit ederek dönüştürmeye çalışanlardan biriydim ama, kaçınılmazdır ki,  bireysel çıkışlar bir yerden sonra yeterli olmuyor.

Buyurgan dil, 2015’ten itibaren kurumsal olarak terkedilmeye çalışılmasına rağmen hala bırakılmış da değil. Kılıçdaroğlu, emreden dili terkin öncülüğünü yapmış olmasına rağmen kendisi de kurtulamadı. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde adaya, partili-partisiz oy verecek kitleye, “tıpış tıpış gelip vereceksiniz!” veya son yıllarda kendisine sık sık söyletilen, “Benim adım Kemal!”, terkedilmek istenen ama bir türlü terkedilemeyen bir dil değil midir? Hiç kimse bu dili, güven verme, güçlü görünme, inandırma, farklılığı ortaya koyma çabası” olarak izah etmeye kalkışmasın. Yanlışa direnmenin bir faydası olmadı, olmuyor.

Türkiye adım adım bir yerlere doğru gidiyordu. 12 Eylül 2010’da halk oyuna sunulan Anayasa değişikliği önemli değişiklikler içeriyordu. Anayasa Mahkemesi’nin, HSK’nın ve Yüksek Mahkemelerin yapısında, üye seçim sistemlerinde önemli değişiklikler getiriyordu. Yurt dışına çıkışların kolaylaştırılması, yargı mensuplarına doğrudan seçim hakkı verilmesi gibi ilk bakışta geniş kesimlerin hoşuna gidecek ve sahiplenecekleri değişikliklerin gerisine gizlenen hükümler birden çok Cumhuriyet birikimini, kurumunu alıp götürüyordu. Öyle de oldu. Sonuçta değişikliğe karşı çıkan, hayır diyen muhalefet oylamayı kaybetti.

Fetö/PDY ile iktidar paylaşımı-birlikteliği Ergenekon, Kumpas ve sair soruşturma ve kovuşturmalarla sürüyor. İktidar sivildi ama Mahkemeler Darbe Mahkemeleri gibi çalışmaya çoktan başlamıştı. Devletin İstihbarat birimlerinin dahi elinde olmaması gereken bilgi ve belgeler kim ve ne olduğu kimin adına çalıştığı bilinmeyen kişi ve gruplar elinde havada uçuşuyordu.

14 Haziran 2011’de genel seçimler yapıldı. İktidarın oyları %46’lara çıkmıştı.

Bir yandan OSLO’da başlayan Türkiye’de devam eden barış süreci devam ediyor, diğer yandan AKP ve FETÖ kavgasının sinyalleri alınmaya başlamıştı. Nihayet Kasım 2013’te dersaneler kriziyle kavga resmileşmeye başladı. 17-25 Aralık kriziyle devam etti. Devlet içinde kazan kaynıyor. Uzlaşma görüşmelerinden sonuç alınamıyordu.

Yerel yönetimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri 2014’te yapıldı. Seçim sistemindeki olmaması gereken hükümler yürürlüğünü sürdürüyor. Seçim sürecinde yaşanan ihlallere ve sürecin işleyişine güvensizlik giderek artıyordu. Yıllardır sarsılan hukuk güvenliğinin olmayışı derin kaygı yaratıyordu. Ankara’da M. YAVAŞ kazanılmış seçimi nasıl kaybetti!?

Genel seçimler 7 Haziran 2015’te yapılacaktı. Her siyasi parti kendi anlayışı ve tutumu çerçevesinde aday listelerini belirledi. CHP 1999’dan 16 yıl sonra (kontenjandan vazgeçmese de) üyeleriyle önseçim yaptı.

Seçim çevresi bazında 29 Mart’ta yapılan (çoklu kontenjanlı) önseçim sonrasında Ankara adayları arasında ben de vardım. Canla başla çalışanlardan biriydim. Sonuçta oyumuz oransal olarak çok yüksek olmamakla birlikte artmıştı.  AKP tek başına hükumet kuracak çoğunluğun oldukça altına düşmüştü. Bence seçimi kaybetmişti. Seçim sonrasında Parlamentodaki milletvekili dağılımı şöyle sıralanıyordu: AKP 258, CHP 132,MHP 80, HDP 80.

Nereden esti ve ne olduysa Bahçeli’ye bir haller oldu. Seçim gecesi durup dururken;  mealen seçim sonuçlarını kabul etmiyor, seçimin yenilenmesinden söz ediyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bahçeli’yi doğrularcasına hükumet kurma görevini A. Davutoğlu’na veriyor. Fakat ipleri elinde tutuyordu. Kurulamayan hükumeti kurma görevini teamül gereği vermesi gerekirken, diğer parti başkanlarına vermiyordu. 

AKP ile CHP arasında heyetler düzeyinde süren “istikşafi” görüşmelerden sonuç alınamıyordu. CHP Bahçeliye tek başına dahi hükumeti kurma fırsatı tanıyacağını söylüyor ama sonuç alamıyordu. Bir yerlerde plan kurulmuş “ne yaşanırsa yaşansın neye ve ne kadar ölüme mal olursa olsun, her şey seçimin yenilenmesi ve AKP çoğunluğunun yeniden kazanılması” üzerine inşa edilmeye çoktan başlanmıştı. Aslında seçim sonucunun B planı hazırdı ve uygulamaya çoktan konulmuştu.

Urfa Viranşehir’de komiser düzeyinde iki genç emniyet mensubu bir gece vakti konutlarında “faili meçhul” suikasta kurban ediliyordu. Çeşitli yerleşimlerde toplumsal olaylar yaşanmaya başlamıştı. Kuzey Suriye’de yoğun çatışmalar yaşanıyor. Sınır boyları diken üstünde yaşıyor. Suruç’ta bomba patlıyor, 34 genç insan canını bir parkta yüzlerce yaralının arasında kaybediyordu.

Ankara’da Bakanlıklar otobüs duraklarında, Kuvvet komutanlıklarının hemen yakınında Askeri Mahkemelerin ve lojmanların yanındaki Renk sokak’ta İŞİD bombacıları eylem üstüne eylem yapıyor. Birileri tarafından daha büyüğünü yapmaya hazırlatılıyordu.

Cumhurbaşkanlığı yetkisi kullanılarak seçimin yenilenmesine 24 Ağustos 2015’te karar verildi. Partilerin 7 Haziran Listelerinde yer alan adaylar 1 Kasım 2015’in de adayıydı. CHP adayları olarak yoğun bir çalışma ve proje, plan içinde çalışmaları sürdürürken 10 Ekim 2015’de Ankara Garı önünde bombanın büyüğü sırt çantası-çantaları içinde patlatıldı. Kara bir gündü. Meydan kan gölüne dönmüştü. Sonuç, 103 Ölü.

Keçiören’deki ATK Grup Başkanlığı morgları cesetle dolmuştu. Otopsiye avukat sıfatıyla girenlerden biriydim. Anlatılması hem zor hem de yürek dayanır gibi değil…

Sonucu alınamayan yıllar sürecek soruşturma süreci başlatılmıştı. Güvenlikçi politika ve uygulamalar güvensizliğin sebeplerinden biri olarak tarihin dönen tekerleğinde yerini çoktan almıştı.

1 Kasım 2015 seçim sonuçları iktidarı rahatlatmış, yeniden hükumet kuracak çoğunluk bir şekilde sağlanmıştı.

Türkiye, 2016 15 Temmuz’u akşamı Fetö’nün darbe teşebbüsüyle çalkalandı. 2016 sabahı olduğunda darbe önlenmişti. Gözaltılar, tutuklamalar, ihraçlar hemen başlatıldı. Fetö-Cemaat birlikteliğinin bedelini Türkiye ağır ödeyecekti. Geçen zaman gösterdi ki, olası beklenenden daha ağır bedel ödendi. Ödenmeye de devam ediliyor.

Meclis araştırma komisyon raporu dahi yayınlanmadı. Darbe teşebbüsü siyaseten araştırılamamıştı. Aradan sekiz yıl geçmesine rağmen sis perdesi yeterince aralanmamış, ortalık aydınlanmamıştı. Sürecin yönetimi Emniyet güçleri ve Mahkemelerin üstüne kalmıştı.

Türkiye, 16 Nisan 2017’de “Türk Tipi Başkanlık Sistemi!”ne geçişi öngören-düzenleyen Anayasa değişikliğini yaşadı. Her şey çok daha hızlı ve düzgün işleyecek, ekonomi akşamdan sabaha düzelecekti… Cumhuriyet öncesi dönemler dahil hiç bir yüzyılda yaşanmamış bir dönem başlamıştı.

Anayasa değişikliğinin oylandığı seçimde, aynı gün içinde HSK tarihinin kara bir lekesi olarak tarihe geçecek iki karara imza atıldı: Yasanın açık düzenlemesine uygun olarak saat 10’da mühürsüz zarflar, pusulalar geçersizdi, saat 16.30 gibi geçerli sayıldı. Oysa aynı saatlerde Ülkenin doğusunda sandıklar açılmış oylar sayılmaya başlanmıştı.

2018’de erken genel seçim yaşandı. Anayasa değişikliği Türkiye ve Dünya tarihine damga vuracak boyutta sonuçlara yol açacaktı. Öyle de oldu.

Dilerseniz, yolumuz uzun-nefesimiz kesilmeden, biraz daha soluklanalım.  

Haziran/2023, ANKARA

Av. Abidin ŞAHİN