Türkiye 01.03
Yaşananların birincil aktörleri önemli olmakla birlikte, toplumsal olayları kişilerden uzaklaşarak toplumsal yapıyı bütün unsurlarıyla öne çıkartarak değerlendirmek gerekir.
Özellikle 61 Anayasası, ona bağlı Siyasi Partiler yasası gibi temel yasalar, çalışma yaşamının örgütlenme yasası gibi daha başkaca düzenlemeler, ekonomik açılımlar; Özerk Üniversite, TRT gibi kurum ve kuruluşlar, Temel Hak ve Özgürlerle, Anayasa Mahkemesi’ne başvuru hakkı gibi birden fazla temel hakkın geniş tutulması… 60-80 döneminin önemli satır başlarından bazılarıdır.
Hep karşı çıkılan koalisyon hükumetleri (1961-65) Türkiye’ye nefes aldırmış olmakla birlikte, Başbakan İnönü ABD’deyken arkasından kuyu kazma alışkanlıkları sürüyordu. Nefes almakla nefessiz kalmak birlikte yaşanıyordu.1965’ten sonra Demirel Hükumetlerinin İç İşleri Bakanı gibi hükümet yetkililerinin “nefes dinlemesine!” kadar uzanan örtülü-açık gelişmeler, Türkiye’yi yeni dönemlerin beklediğini… işaretliyordu.
Türkiye 65 sonrasında çeşitli kesimlerdeki değişim ve mevcut düzenin yanlışlarına yönelik örgütlenmeler bilindik gizli açık çevrelerce ve dikkatle takip ediliyordu. Bunda iki kutuplu Dünyadan birinin Sosyalist blok ülkeler olması itekleyici sebeplerden biri olarak öne çıkıyordu.
TİP Milli Bakiye sisteminin uygulanması sonucu, Parlamentoda 15 kişiyle güçlü ve etkin bir grup olarak yerini almıştı.
Cemal Gürsel 1966’da geçirdiği rahatsızlık nedeniyle TBMM kararıyla görevden alındı, yerine Cevdet SUNAY gelmişti. Sunay’ın ve sonrasındaki bazı ardıllarının Militarist bir çizgisi vardı. Yeniden Cumhurbaşkanlığı gündeme geldiğinde İnönü;” Dün ne yaptı ki yarın ne yapacak!” diyerek kendisinden rahatsızlığını yüksek sesle ifade ediyordu.
CHP’nin kendisini “ortanın solu”nda tanımlaması; halkta, geniş kitlelerde memnuniyet yaratırken CHP’yi üst yönetim düzeyinde sallamaya başlamıştı. İşçi Partisi’nin, Demokratik Kitle-Gençlik örgütlerinin, Meslek örgütlerinin, Bilim ve Sanat çevrelerinin etkili olduğu, geniş kitlelerle kurdukları bağlar, iki kutuplu dünyada kapitalist-emperyalist düzenin sürmesinde tehlike çanlarının çalıyor olması algısı 1971’in 12 Mart’ında emir komuta zinciri içinde Demirel Hükümetine verilen bir muhtıra ile noktalandı.
Muhtıranın kime verildiği pek de anlaşılamadı. Sahiplenen olmadı. O günün koşullarında Ünlü yazar-Ressam Fikret OTYAM ironi yaparak, “Bana verildi!” diyebiliyordu.
Dönemin Genel Kurmay Başkanı M. Tağmaç; “Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı.” derken muhtıranın temel sebeplerinden birinin “sosyal uyanışı durdurmak” olduğuna açıkça vurgu yapıyordu.
CHP’de 1960’ların sonunda başlayan ayrışmalar hızlandı. Muhtıraya destek verip vermeme noktasında ayrışma iyice netleşti. Fikri altyapısı çok önceden beri oluşturulmuş olan Ortanın Solu Hareketi Ecevit öncülüğünde yeni bir yol ayrımına gelmişti. Ecevit, Muhtıranın esas itibariyle CHP’ye ve kendisine verildiğini dillendiriyordu. İnönü, “Ya o ya ben!”dedi. Parti ve halk; “Halkçılık ve Ecevit,” dedi.
Sonradan, önceden ayrılmış bazı ağır toplar gibi, partiden ayrılacak olan Kemal Satır, henüz kurultay yapılmadan, pembe köşkün önünde; “ Kazanacağız demiyorum, kazandık diyorum!” derken, Ecevit’in kurmaylarından K. Kırıkoğlu, İnönü’yle görüşme sonrasın-pembe köşkün kapısında; “Kapıkulu değiliz!” diyerek basın mensuplarına sesleniyordu. CHP’deki ayrışma netleşmiş ve derinleşmişti.
Muhtıra sonrası oluşan Hükumette Başbakan olarak görev alan N. Erim’in deyimiyle, “hak ve özgürlüklerin üstüne şal örtülmesi!” gerekiyordu. Öyle de oldu. Sivil, demokratik ve meslek örgütlenmelerinin, bilim, kültür sanat insanlarının başına gelmedik kalmadı.
1970 koşullarında bu gelişmelere, yaşananlara “hayır!” diyenler de vardı. İşkencehaneler yeniden açıldı. “Ne zaman kapadı ki?” diye sorabilirsiniz. Selimiye’den Mamak’a, Ziverbey köşkünden Diyarbakır’a kadar cezaevleri zaten kodesti daha bir kodese çevrildi. Bu noktada CHP bir değil, birkaç defa bölündü.
Siyasal yaşamın bu kanadında değinildiği gibi, İnönü’nün, CHP’nin genel sekreteri B. Ecevit çoktan öne çıkmıştı. Onun çevresinde sandık yoluyla düzenin değişmesini isteyen, “Bu düzen değişmelidir!” söylemine kulak kabartan geniş bir kitle, “Mülkiyeliler Cuntası” olarak nitelenen bilim insanları ve sair çevreler, o arada parti kadroları içinden çok sayıda yetkin insan… geniş bir yelpazede kümelenmişti. Bu kanat “darbeye karşı olduğunu, CHP’nin halkçı bir çizgi izlemesi gerektiğini, demokrasiyi ve hukuku savunanlarla ayrım gözetilmeksizin birlikte hareket edilmesi gerektiğini…” savunuyordu.
Siyasi suçlu olarak adlandırılanlar için idam sehpaları yeniden kuruldu. Bilim, sanat, kültür insanları Cezaevlerinde buz kırmaya… zorlanıyordu. Gençler; sıralı olarak katlediliyor, idam sehpalarında ayaklarının altındaki sandalyeleri tekmeliyorlardı.
Komuta kademesi, Cumhurbaşkanlığı seçimine yeniden müdahale etti. Özellikle Ecevit ve CHP karşı durdu. Parlamentonun iki kanadındaki (C. Senatosu-Millet Meclisi) siyasi partiler daha sivil duruş sergileyen Korutürk üzerinde uzlaştı.
Gelişmeler, yaşananlar ve sorunlar karşısındaki duruşlar CHP’ye olan desteği genişletti, 14 Ekim 1973 seçimleri O’nu birinci parti yaptı.
09 Aralık 1973’te yapılan Yerel Yönetim seçimlerinde CHP ciddi başarı elde edilmişti. CHP 67 ilden üç büyük il başta olmak üzere 33’ünün Belediye Başkanlıklarını kazanmıştı. Ankara’da V. DALOKAY, İstanbul’da A. İSVAN, İzmir’de İ.ALYANAK Belediye Başkanıydı.
14 Aralık 1974’te O.EYÜBOĞLU Genel Sekreter, M. ÜSTÜNDAĞ ve D.BAYKAL Genel Sekreter Yardımcılıklarına getirilmişti. Baykal, 8 Mart 1976’da Partideki görevinden istifa ediyor ve bu tarihten itibaren olağanüstü kongreler ve genel başkanlık yarışı eksik olmuyordu. Yaklaşık 35 yıl eksik olmayacaktı.
Toplum ve kurumlar çok yara almıştı. Toplumun yaralarının yeniden sarılması gerekiyordu. Sayı olarak çoğunluk sağlanması ve farklı kesimlerin desteği alınmalıydı. Öyle de yapıldı. 61 İnönü koalisyonundan farklı bir çerçevede Ecevit-Erbakan buluşması ve lideri oldukları partilerin koalisyonu gerçekleşti. 73 koşullarında Baykal ve Asiltürk, kişisel siyasi yaşamlarında bir daha yaşamayacakları bir çizgi izliyor, koalisyonun oluşumunun sağlanması için etkin görüşmeler yapıyorlardı.
Uzun süredir iktidardan uzak kalan çevreler kendilerini koalisyon da olsa hükumette temsil eden bir partinin varlığının gelmesiyle kısmen de olsa mutluydu.
Siyasal suçlulara af yasasındaki küçük ortağın tutumundan kaynaklı çatlak sonrasında koalisyondaki anlaşmazlık giderek genişledi. Yaşanan olumsuz gelişmelere, sorunlara rağmen koalisyon sürüyordu. Sekiz ay sonra gerçekleşen “Kıbrıs Barış Harekatı” her iki tarafça biraz acul ve biraz abartıyla değerlendirildi. Toplum başarıya susamıştı. Belki de, içerde ve dışarda, başarı hazmedilemedi veya bir takım güçler, özellikle Türkiye’yle yakından ilgilenen uluslararası güçler rahatsız oldu.
Gelişmeler sonrasında koalisyon bozuldu. Yeni bir koalisyonun kurulması uzadı. Sadi Irmak başkanlığında geçiş hükumeti kuruldu.
Sadi Irmağa küçük bir paragraf düşmek istiyorum.
Kendisi Atatürk’ün yurt dışına gönderdiği başarılı öğrencilerdendir. Hükumetini, Başbakanlık görevi verildiğini Çankaya Köşkü’nün kapısında açıklarken gazetecilerin, “Başbakan oldunuz, duygularınızı öğrenebilir miyiz?” sorusuna verdiği cevap ders gibidir: “Ben buraya Ord. Profesörlükten geldim. Başbakanlık koltuğu Cüppemden daha değerli değildir!..”
Bu söylemi elitist, ben merkezci bir yaklaşım olarak algılamıyorum. Bilime ve bilim insanına duyulan saygı, önem ve gerekliliğin uzantısı diye düşünüyorum.
Koalisyonun bozulması sonrasında, MC’lerin kapısı aralandı. Burada her iki partinin ve birinci adamlarının (Ecevit-Erbakan) o günkü duruşuna (Kıbrıs harekatı, Afyon meselesi…gibi) sıcak bakmayan, Nato ve ABD’yle Batı’nın önemli bir kesiminin de rolü vardı, sanırım. Değilse 1 Mayıs 77 ve devam eden süreçte yaşanan binlerce olay neden karanlıkta kaldı?
Mc’ler Türkiye’yi 77 Haziranına zor taşıdı. Sokaklarda ölüm ve toplumsal olaylar kol geziyordu. Ekonomik krizler sürüyor. Giderek artacağı anlaşılan Döviz kıtlığı had safhadaydı. Toplumun çeşitli kesimlerinin desteğini alan Halkçı çizgi Ecevit öncülüğünde iktidar kapısını aralamıştı ama sayı yetmiyordu. CHP %41 oy oranıyla 450 üyeli Millet Meclisi’nde 13 üye eksiğiyle kurulan azınlık Hükumeti güven oyu alamamıştı.
Aynı yılın (1977’nin) 9 Aralığında yerel yöneyim seçimleri yapıldı. Bu kez 67 ilin 42’sini CHP adayları kazanmıştı. Belediye Başkanlarının aldığı 0y oranı %48.
Burada halkçı çizgiye kısaca değinmek istiyorum:
Halkçı çizgi, Ecevit’in ve bir kısım entellektüelin uzun süreden beri üzerinde çalıştığı anlaşılan fikri altyapısının bir uzantısıdır. Halkçılık CHP’nin altı ilkesinden biridir. Halkçılığı öne çıkartanlar diğer ilkeleri geri plana itmemiştir. Halka ulaşmanın, yetki almanın, sorunları çözecek güce ulaşmanın yolunun öncelikle halkçılıktan geçtiğini, bunun içinin daha net olarak ve ayrıntılarıyla altının doldurulması gerektiği düşünülmüştür.
Anılan çerçevede Ecevit’in o günün şartlarında kurmay heyeti ağırlıklı olarak Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin önde gelen öğretim üyeleri ve partinin iyi yetişmiş deneyimli kurmaylarıydı. Bunlar arasında, Turan Güneş, Gündüz Ökçün, Haluk Ülman, Besim Üstünel, Mümtaz Soysal (ki kendisi daha çok Yön hareketiyle anılıyordu.), S.L.Meray, Muammer Aksoy, Kenan Bulutoğlu, Uğur Alacakaptan… o tarihte genç bir Doçent, doçentlik tezini “halkçılık” ağırlığında kaleme almış olan Deniz Baykal… sayılabilir.
77’nin 5 Haziranında seçim kazanılmıştı. 27 yıl sonra CHP birinci parti olmuştu ama hükumet kurmaya yetmiyor, diğer partiler de koalisyona girmek istemiyordu. Azınlık hükumeti güven oyu alamadı. 78 başında eksik sayı bir şekilde tamamlandı ve iktidar el değiştirdi. CHP iktidarının işi zordu, ne şekilde temin edildiği çok anlaşılamayan 11’ler kendi içlerinde olduğu kadar, CHP için de sorundu. İleriye dönük olarak sorun yaratma potansiyeli taşıyorlardı. İçerden ve dışardan adresi belli çevreler iktidarı yıpratmak ve düşürmek için her yolu denedi.
Gazete ilanları, Maraş’ta yaşanan vahim ve hala üstü örtülü toplumsal olaylar, sokaklarda ölümün kol gezmesi, mahallelerin paylaşılması… bunların sadece bazılarıydı.
Dönemin AP Genel Başkanı ve muhalefet liderleri hiçbir şey bilmeden-görmeden-duymadan… yıkımın değirmenine su taşıdılar. Oysa 11’lerin bir bölümü Truva atı mıydı? Pek de anlaşılamadı.
Sokaklar ve şehirler yeniden kan gölüne döndü. Evlere gönderilen paketler (H. Fendoğlu olayı) patlıyor. Yalan haberler üretilerek toplumun bir kesimi diğer kesimine (Maraş olayları…) karşı kışkırtılıyor.
Faili belli ya da meçhul cinayetlerin ardı arkası kesilmiyordu. Aydınlar, sanatçılar, etkili ve üretken kişiler sokak ortasında, evlerinin önünde güpegündüz katlediliyor. Belli ki olaylar ve cinayetlerin önemli bir kesiminin Türkiye üzerine oynanan oyunların merkezinden yönetildiği tartışılıyordu.
Nihayetinde duygusal yanı ve gururu ağır basan Ecevit 5 milletvekilliği ara seçimini kaybedince İstifa etti. Türkiye yeniden S. Demirel’e teslimdi.
1973-1980 arasında belediyelerin önemli bölümü CHP’deydi. 1978’de Yüksek lisans öğrencisiydim. Sivas, Kayseri, Adana, Ankara… gibi büyük şehirlerin Belediye Başkanlarıyla yazılı sorularla röportaj yapmıştım. Ankara’da 73’te Vedat Dalokay’la başlayan çalışmaları ve siyasal süreci çok yakından izliyordum.
1977’ye gelinirken, Dalokay’ın arabasının arkasına, yol açtığı bir mahallede (Önder) takılan teneke, Esenboğa’ya uçaktan indirmek istediği ineklerden elde edilecek süt, meydanlardaki göbekler… çok şey söylüyordu ama Partisi dahil bir çok kesim özellikle 77 sonrasında duymamaya başlamıştı.
2000’li yıllara gelindiğinde geriye doğru yaşananlardan ve gelinen noktadan siyasal gelişmelerden şikayet eden Demirel, 12 Eylül öncesi günlerde çeşitli nedenlerle uzlaşmaz tavrını hemen her konuda sürdürüyor. Türkiye’nin o günkü koşullarda her iki meclisinde de çoğunluk Partisi CHP’yle uzlaşmıyor. O arada Ecevit’te direniyordu. Bir Cumhurbaşkanı seçilemiyor. Olayların, faili meçhullerin önü alınamıyor. Zor yetişen bilim insanları sokak ortasında katlediliyordu. Bilinen deyimle, aynı silah birbiriyle çok farklı, karşıt görüşlü kişiler elinde katliam aracı olarak kullanılıyordu.
Peki sonunda ne oldu? Yolumuz onar yıl arayla bir kez daha darbe ile kesişti. 12 Eylül 80’de Emir komuta zinciri altında bir düdük daha öttü. Zincirler yine şakırdamaya başladı. Bu zincirler Çamlıbelin’in Han Duvarları’ndaki zincirlerden oldukça farklıydı. Çok acı ve acıtıcıydı. Türkiye’nin geleceğini biçimlendirecekti. Öyle de oldu…
O arada şunu da hiç mi hiç unutmamak gerekir. 60’lı yıllarda İzmir Basmane’de başlayan Komünizmle mücadele bütün hızıyla sürüyor. Yeşil kuşak gederek yeşilleniyor ve güçleniyordu.
Acıyı düşünmek, acıtan yeri dinlemek acıyı azaltmaz çoğaltır olmakla birlikte, bu noktada acımızla biraz daha baş başa kalalım ve dinlenebilirsek dinlenelim…
Haziran 2023/ANKARA,
Av. Abidin ŞAHİN