
Bu gün ölümlerden ölüm beğenilen ülkemde yüzlercesini yaşamak zorunda bırakıldığımız insanlık suçlarından Sivas katliamının 26. Yıl dönümü yıl dönümü.
Suç, Cumhuriyet değerlerine karşı işlendi. Organizeydi. Failleri cezasız kaldı. Gerçek failler yakalanmadı.Yirmi altı yıldır yaşanan kara bir günü bir kez daha yaşıyoruz.
Utanmazlığın, sıkılmazlığın, arsızlığın, yüzsüzlüğün… kol gezdiği, diz boyunun az gelip bedeni örttüğü bir dönemden geçiyoruz. Utanmak, sıkılmak, ar etmek, yüzsüzlükten uzak durmak bu kadar mı zor? Demek ki kimileri için öyle!
Alttaki fotoğrafa dikkatle bakar mısınız? Yüzünü ellerinin arasına alan bu adam (insan); kime, neye, niçin, neden bakamıyor? Ne suç işlemiş, kendini hangi suçun sorumlusu olarak görüyor, kimin yüzüne bakamıyor?

( Fotoğraflar, Ceren Şahin’in fotoğraf arşivinden alındı.)
Bu anıt heykeli yapan sanatçı izleyene ve insanlığa ne söylemek istiyor olabilir? Tunca (madene) neden can vermiş, kime ya da kimlere hangi dersi vermek istiyor? Kurumsal ve bireysel anlamda en yüce erdemlerden biri olan yüzleşmeyle dahi yetinmeyerek, neden yüzünü kapatıyor. Kendi yaptıklarından değil, kendisinden öncekilerin ve kendisinden başkalarının hangi yaptıkları utandırıyor onu?
Katliamları, kıyımları, zulümleri yapan, insanlığa karşı suç işleyen, soy kırım niteliğindeki ölümleri gerçekleştiren kişi ya da kişiler adına, başta devlet kurumu olmak üzere birden fazla kurum adına utancını ifade ediyor olmasın sakın!…
Heykelin gerisindeki duvarlar yeniden ve yeni inşa edilmemiş. Savaşın yıktığı haliyle sergilenmiş. İbret alınması, ders çıkartılması, bir daha benzerinin yaşanmaması için aynen korunmuş… Kamunun bilincine, vicdanına, belleğine, ortak aklına…teslim edilmiş.
Kırk gün kadar önce Almanya’ya gitmiştik. Fotoğraftaki yontu (heykel-anıt), Frankfurt yakınındaki Darmstadt kentinin orta yerinde duruyor. Herkesin dikkatini ne kadar çekiyor, belki de az çekiyor olabilir ama benim ilgimi ve dikkatimi çok çekti. Dünyanın çeşitli ülkelerinde ve kentlerinde benzerinin az olmadığını da biliyorum, sizler de görmüşüsünüzdür.
Sivas katliamının 26 Yılında, yapılanlardan ve yaptıklarından utananlar da var, dün yaşananlarla yüzleşenler de var! demenin zamanı henüz geçmiş değil. Aksine yıllardır söylendiği gibi her doğan yeni günün şafağında, bulutlar gerisinden batan günün kızıllığında tam da zamanıdır…
Anadolu coğrafyası sayısız uygarlığa beşiklik etmiştir. Dünyanın bir çok şehri ve önemli müzeleri, bu topraklardan taşınan eserlerle beslenir. Nereye kazma vurulsa altında yeni ama çok eski bir şehir kalıtı çıkmaktadır.
Bunca uygarlığı bağrında yeşertmiş, sonra da toprağa gömmüş bu topraklara hayattan çok ölüm yakışıyor, doğumdan çok ölüm kol geziyor, demeyin sakın! Başını kaldıran taşlar, doğuma gebe toprak, hayata dokunan su, ılgıt ılgıt esen yel bize ah (!) eder. Üzerinde yaşadığımız toprakların geleneğinde, göreneğinde, töresinde, kısaca kültüründe ah (!) almak; iyiye , güzele, doğruya, hayra alamet değildir.
Ne acıdır ki, topraklarımızın acısı hiç eksik olmadı. Acı çektiren ve çeken değişti ama acı hep baki kaldı. Her dönemde, her yüzyılda onlarca acı yaşandı ve birileri, kimi odaklar hep onulmaz acılar yaşattı.
Ne acı ve ne büyük derttir ki, acıyla kardeş olmuşuz bu topraklarda. Böylesi kardeşliği kabul etmiyor, isyan ediyoruz. İsyanımız acının bizzat kendisine ve onu çektirenleredir. Bunca yaşanmışlığa, gerçekliğe rağmen acıyla ve yaptıklarıyla yüzleşmeyen anlayışadır.
En yüce kurum olan devlet bu acıların nedenlerini, sonuçlarını, maddi olayları doğru dürüst sorgulamadı, soruşturmadı, yargılamadı. Her seferinde –kendi üflediği- zurnanın sesine koştu ve zurnanın son deliğiyle uğraştı. Oralarda kimler geziniyorsa hesabı onlardan sormaya kalktı, hesap sorar gibi yaptı. Mağaranın, suç dehlizinin bir yerine kadar gitti, dur denilen yerden ileri geçemedi, geçmedi.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, gerektiğinde özür dileyecek kadar büyüktür. Büyüklük sayılardan çok değerlerle ilgilidir. İnsani değerlerdir, kültürdür, sanattır, toplumları-devletleri-kurumları-bireyleri yaşatan, yüce kılan.
Büyüklüğünü göstererek, sorumluluğunu anımsayarak ve üstlenerek, Devlet yetkilileri Devlet adına, mağdurlardan ve toplumundan, halkından tarih önünde özür dilemeli, kendi tarihinin özellikle toplu ve yaygın acı veren yaşanmışlıklarıyla yüzleşmelidir.
Özür dilemek de yetmez, yetemez! Olayın yaşandığı, yaşatıldığı alan-yer-çevre… O GECE ki haline geri döndürülmeli, getirilmeli, utanç yontularıyla donatılmalı, canı alınanların anılarını yaşatacak yapıtlarla tamamlanmalıdır. Sözün özü halen var olan yapı ve sokak, Madımak yıkılmalı, yangına teslim haline ihya edilmelidir.
Halkın duyguları, hafızası hep canlı tutulmuş olur, yeni olaylara sebebiyet verilir, denilmemelidir. Aksine benzeri olayların yaşanmaması isteniyorsa, alışılmışın, günü kurtarmanın, üstünü örtmenin ötesinde bir şeyler yapılmalıdır.
Bunun adı birlikte ölüm değil ortak yaşam olmalıdır. Yapılacak olan bir defa yapılmalıdır ve tam yapılmalıdır.
Aklı başında ve birazcık derinliğine düşünen insan şunu biliyor ki olayın gerçek failleri Sivas halkı değildir. Kimi insanların çeşitli yönlendirmelerle O gün ve gece otelin önüne gelmiş olmaları onları fail yapmaz, asli fail hiç yapmaz.
Pir Sultan Abdal’ın “açılan kapıları”, Aşık Veysel’in “kara toprağı”, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “sivaslı karıncası”… dahası katliamın her biri bir diğerinden değerli 33 kurbanı çok şey bekliyor Sivas’tan ve Türkiye’den… Alacakları var, alacakları… Alacak manevidir…Devlet gereğini acilen yerine getirmelidir. Gökmedrese’nin, tarihi hanların ve diğer yapıların taşlarının duyduğunu Devlet, Devleti yönetenler dünden duymalıdır.
02.07.2019
Av. Abidin ŞAHİN