Sözün patentini, İstanbul Barosu Başkanı M. Durakoğlu aldı.
Duymuşunuzdur, Atina’da 2319 yıl sonra kurulan Mahkemede, yeniden Yargılanan Sokrat (Sokrates) beraat etmiş. Hani şu, kendisini idama mahkûm eden mahkeme üyelerine, “Tarih de sizi!” diyen Sokrat.
Dünyanın ve bütün zamanların en eski, en yaygın ve kadim mesleklerinden biri avukatlıktır. Sadece bu durum dahi, meslek mensuplarına önemli görevler ve sorumluluklar yüklüyor.
Türkiye’de Adli yıl, bu yıl da açıldı ve saçıldı. Hem de ne açılış, Pandemiye rağmen… ‘Yıl’ı görünüyor da, ‘Adli’si ne kadar görünüyor, tartışılır. Sanırım “adli”, “yıl”ın gerisine gizlenmiş.
Adli’ye; utanılacak bir şey yok, sen bir şey yapmadın, çık ortaya dediysek de, bir türlü çıkmadı örtünün gerisinden. Ne dese beğenirsiniz:
“Kılıcımı önce çaldı, sonra kırdılar. Terazimi bozdular. Gözümü açtılar. Ayağımın altındaki yılanı, korona üretimine hasrettiler. İki yana açılmış kollarımı budadılar.
Ben; saydıklarım olmaksızın nasıl çıkarım ortaya, nasıl bakarım insan yüzüne. Zaten yıllardır, insanın ve doğanın yüzüne bakamaz vaziyetteydim.
Doğa; ‘etin, kemiğin, kanın, kasın… her yanın benden, sandalyen, masan, elbisen, birileri çok istese de artık kırmadığın kalemin, masandaki kitapların… benden ama bir türlü beni görmüyorsun,’ derken, İnsan; ‘ben devlet karşısında zayıftım, hani sen haktan, hukuktan, adaletten yanaydın? Vicdanının sesini dinlerdin. Hak yemez ve yedirmezdin, biz sana güveniyorduk. Sana ne oldu böyle!?,’ diyor.
Ne yapacağımı şaşırmış vaziyetteyim.”

Yıl 1967’de kısa bir süre derslerini dinlediğim Prof. B. N. Esen, Anayasa Hukuku kitabının sunumunda, (1970), ‘Ev’imizin Anası ile…’ dedikten sonra, ‘binlerce ve binlerce/ kafaları ışık,/ Gönülleri inanç dolu öğrenci evlatlarına/ Hocalarının/ sevgi dolu armağanı’ der.
‘Kitabın birinci amacının bilgi aktarma, daha önemli bulduğu ikinci yönünün ise; sorunları görmeğe, düşünmeğe, çözüm yolları bulmaya alıştırma’ olarak niteler.
Hoca devamında, ’… yaşanmaya değer bir devlet hayatı için, siyasal toplum insanlarının haysiyet içinde etkili olabilmeleri gerektir. Devlete gelince bu adı taşımaya layık olabilmesi, dışa karşı bağımsız; içte de din etkisinden kurtulmuş olması şartına bağlıdır. Her türlü açık ya da gizli sorumsuz baskı gücü devleti yok eder… Anayasa Hukuku,… yönetenler ile denetleyiciler durumundaki vatandaşlar arasında “hesap görme” işinin ilkelerini öğretir.’ değerlendirmesini ekler.
Türkiye’nin temel sorunlarının başında hesap görmeyi rafa kaldırmış olması gelir. Oysa hesap görme hayatın her alanının, her türlü ilişkinin gereğidir. İlişki sürdürmenin, birlikte yaşamın ön koşuludur.
Ünlü Hoca’nın dediği gibi insanlar insan yerine konulmadığı, onur içinde yaşamadığı bir devlet çatısı altında yaşamak istemezler. Mutlak itaatin kurgulandığı ve yaşatıldığı bir devlet düzeni insanı onursuzlaştırdığı gibi aklını kilitler, yaşamı zindan eder.
Hukuk, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, yargı, hak, adalet… esas itibariyle binlerce yıllık süreçte ilkeler oluşturmuş, ilkeler üzerinden geliştirilmiş ve uygulanmıştır.
Her devletin, toplum düzeninin bağlı olduğu temel ilkeler vardır. Bunların yanı sıra insanın sadece insan olmaktan kaynaklı hakları ve bu hakları içselleştirmiş daha başka ilkeleri vardır. İlkeler ve gereksinimler çerçevesinde toplumsal sözleşmeler, temel metinler oluşturulur. Anılan metinler ulusal düzeyde Anayasalar, uluslararası düzeyde de Bildirgeler-Sözleşmeler… adıyla ete kemiğe bürünür.
Anayasaların çoğunluğunun ve sözleşmelerin girişinde metnin içeriğinden sayılan tespitler, gerekçe niteliğinde başlangıç bölümleri vardır. Bizim Anayasalarımızda da böyledir:
1876 Anayasası; “Devlet-i Osmaniye… hiçbir zamanda hiçbir sebeple tefrik (ayrım, ayrıcalık) kabul etmez.” diyerek başlar.
1921 Anayasası; “Hakimiyet bilakaydüşart (Egemenlik kayıtsız şartsız) milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır.”la çıta yükseltir.
1924 Anayasası; “Türkiye devleti bir Cumhuriyettir.” der ve ilkelerle devam eder.
1961 Anayasası’nın başlangıç bölümü; “Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan”… la başlar, “…Anayasayı kabul ve ilan ve onu, asıl teminatın vatandaşların gönüllerinde ve iradelerinde yer aldığı inancı ile, hürriyete, adalete ve fazilete aşık evlatlarının uyanık bekçiliğine emanet eder.”le biter.
1982 Anayasası ilk metinde; “Ebedi Türk vatan ve milletinin bütünlüğüne ve kutsal Türk devletinin varlığına karşı Cumhuriyet devrinde benzeri görülmemiş bölücü ve yıkıcı kanlı bir iç savaşın gerçekleşme noktasına ulaştığı sırada,…” diye başlarken,
1995’te;
“Türk vatanı ve milletinin varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa…” diyerek kendisini, “…Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun ilke ve inkılapları…” ile sınırladıktan sonra,
Her ikisi de en sonunda;
“…Türk milleti tarafından, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur” ile bitmektedir.
Aynı şekilde Uluslararası Bildirge ve Sözleşmelerin de birer başlangıç bölümleri mevcuttur.
1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin başlangıcında; “Fransız halkının temsilcileri,…insanların doğal, devredilemez ve kutsal olan haklarını…bir bildirge ile açıklamaya karar vermiştir…” der.
1948 tarihli BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin başlangıç Bölümü 3. Paragrafı aynen şöyledir: ”…İnsanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak isyana başvurmaya zorlanmaması için, insan haklarının hukuk düzeniyle korunması gerektiğini… göz önüne alan BM Genel Kurulu, işbu İ.H.E.B… ilan eder.” der.
1950 tarihli İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme;
“Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi üyesi hükümetler,
BM G.K.tarafından 1948’de ilan edilen İ.H.E.B.’ni, bu bildirinin açıkladığı hakların evrensel ve etkin olarak tanımlanmalarını ve uygulanmalarını sağlamayı hedef aldığını… hakların ortak güvenceye bağlanmasını sağlama yolunda ilk adımları atmaya kararlı olarak, aşağıdaki konularda anlaşmışlardır.” cümlesiyle başlar.

Tüm insanlığı, örgütlülükleri ya da belirli toplum kesimlerini ilgilendiren örnekler çoğaltılabilir.
Türkiye’de yargının, adaletin geldiği nokta hakkında çok şey söylendi ve söylenmeye de devam ediliyor.
Adil, şeffaf, tarafsız-bağımsız, güven veren, kolay erişilebilir… bir yargı sistemi beklerken, mevcudun da ortadan kaldırılmasına tanıklık ediyoruz. Akla dayalı bilginin, yetkinliğin yerine totaliter bir uygulamanın sergilendiğini, siyasal İslam söyleminin yaygınlaştırıldığını, hukuktan hoşlanılmadığını üzülerek gözlüyoruz.
Yönetimler adına, devlet kurumları aracılığı ve yetkilendirmeleriyle işlenen adalet cinayetlerinden söz edilebilir. “Devlet benim, millet benim, adalet benim!” diyen yaşlı kadınlara “Sen kulsun, henüz yurttaş dahi olamadın, Devletin kurumlarının yanında, yönetenlerin yanında sen bir hiçsin!” “Devlet, millet sen değilsin!” denilmektedir.
Böyle bir ortamda açılan Adli Yıl için, yargı düzenimiz için, yasama, yürütme ve yargı için, yargının bileşenleri, hâkim-savcı ve avukatlar için çok şey söyleniyor ve söylenmelidir.
Bunlardan birini ve en önemlisini Haziran- Temmuz 2020’de Türkiye Baroları söyledi. Avukatların mesleki; halkın, kurum ve kuruluşların, doğanın haklarının savunmanı avukat meslek örgütü Barolar, tarihe not düşecek boyutta bir sınav verdi. Söyledikleri İktidar tarafından dinlenmedi, yaptıkları görülmedi ama tarih önünde temsil ettikleri yargı ayağı-avukatın direnimini, kararlılığını, öngörüsünü kamuoyu önünde dile getirdi, hayata geçirdi ve yaşattılar.

Türkiye Yönetiminin kişiselleştiği, kurum ve kural tanımadığı, yargının yürütmeye bağlandığı bir ortamda avukatlar ve onların örgütü Barolar doğru zeminde bir sınav vermişlerdir.
Türkiye’de hukuk alanı dahil toplumsal yapının her alanındaki olaylar çeşitli bakımlardan değerlendirme konusu yapılabilir. Toplum ve kurumlar her alanda çok ciddi sorunlarla yüzleşmektedir. Sorunlar büyük olmakla birlikte aşılması mümkündür.
Kısa geçmişte sorun alanlarının tespitinde, sürecin yönetiminde, yerine konacağın netleştirilmesinde iki önemli deneyim yaşanmıştır. Bunlardan biri, 2019 yerel yönetim seçimleri deneyimi, diğeri baroların 2020’de birlikte davranma iradesidir.
Günümüzde yaşanan sorun alanlarına, sorunların aşılmasına, yerine inşa edileceklere dair herkesin söyleyeceği çok şey vardır.
Avukatlar, toplumun ekonomik bakımdan orta kesimi, mesleki ve entelektüel birikimleri bakımından daha üst kesiminde yer almaktadır. O bakımdan Baroların; hukukla, yargıyla, savunmayla, mesleki haklarıyla, adaletle… ilgili konuda bir araya gelmeleri Türkiye açısından çok önemli bir adımdır ve bu adım en geniş birliktelikle atılmıştır. Attıkları adımla “çoklu baro ve temsilde adaletsizlik, baroların yürütmenin müdürlüğü haline getirilmesi …” içerikli düzenlemeyi engelleyememişlerdir ama bundan daha önemli bir şeyi başarmışlardır.
Başardıkları, kaybettiklerinden çok daha önemlidir. Haksızlığa, hukuksuzluğa, kişisel yönetim anlayışına karşı, mesleklerinin gereklerine, halkın çığlığına uygun ve derman olacak birliktelik ve davranış sergilemişlerdir. Nerdeyse Türkiye’deki tüm Barolar aynı yerde, aynı eksende, aynı anlayışta buluşmuşlar ve durmuşlardır.
Sergilenen duruş; demokrasi adına, hukuk devleti adına, hukukun üstünlüğü adına, ülkenin içine düşürüldüğü olumsuz ve çağ dışı ortamdan çıkışı adına çok önemli bir kazanımdır.
Temel hukuk metinlerinde sözü edilen sivil direnme hakkının kullanılma koşullarının oluştuğunun bilinciyle hareket etmişlerdir.
Buluşacakları ortak noktaları belirlemişler, onlar üzerinden yürümüşlerdir. İçtenlik ve açıklıkla en geniş katılım sağlamışlardır. Geri plan karanlığından uzak durmuşlardır. Hepsinden önemlisi, Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Diyarbakır…Barosu Başkanları başta olmak üzere tüm Baro başkanları risk üstlenmişlerdir. Kitlelerini ve halkın hukukla ilgili temel taleplerini seslendirme, bir yerlere ulaştırma ve gerekirse bedel ödeme noktasında kararlı duruş sergilemişlerdir.
Kitleler bunu gördüğü ve algıladığı için Baro başkanlarının arkasında durdu.
Mevcut iktidar baro başkanlarına bunun bedelini ödetmek isteyecektir ve istiyor. Biz avukatlara düşen görev onların yanında yer almak, arkasında durmaktır. Haklı ve meşru taleplerin çıtasını daha ileri noktalara taşımaktır.
İkincisini ise 03 Eylül 2020’de hem de Ankara’da AİHM Başkanı söyledi. Elbette duyan olursa.
Son 75-100 yıllık süreçte her bakımdan önemli ve hızlı gelişmeler yaşandı. Ulusal yargı kurumları yetmedi Uluslararası Mahkemeler kuruldu. Türkiye açısından en bilinen ve en çok başvurulanı AİHM’dir.
Kısa süre önce Başkanı geldi. Ayağının tozuyla Saray’a çıktı. Sarayda ne konuşuldu bilmiyoruz. Bildiren de olmadı. Nezaketen de olsa uğraması gereken diğer çevreler sitem etti, eleştiri yöneltti. Bilindiği üzere Türkiye yurttaşları, diğer ülke yurttaşlarına oranla Mahkemeye en çok başvuru yapan konumunda. Bazı yıllar birinciliği kaçırsak da ‘Evelallah’ ikinciliği kimseye kaptırmıyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti kurumsal yapısı Mahkemenin önündeki davalar bakımından davaların tarafıdır. Bir mahkemenin başkanı işinin taraflarından birini ziyaret etmez. Eğer herhangi bir nedenle etmişse, en azından, etik olarak diğer tarafı da ziyaret etmesi beklenir. Bunun yapılmamış olması önemli bir noksanlık ve yanlıştır. Mahkeme Başkanını kim yönlendirdi ise Demirel’in deyimiyle, ‘yanlış yapmıştır!’
Her şeye rağmen Başkan Robert Spano, hâkim-savcı adaylarının eğitim başlangıcı nedeniyle Ankara’da düzenlenen törende adaylara, “Yargı Bağımsızlığı Hukuk Devletinin Temel Dayanağı” başlıklı konuşmasında, hukuku, yürütme-hükümet olarak anlayan çevrelerin, pek de hoşuna gitmeyecek tespitlerde bulunmuştur.
AİHM Başkanı, THK’nin sitesinde yayınlanan THK Bşk. Yardımcısı Münci Özmen’in özet çevirisiyle şöyle diyor:
“Hukuk devleti ilkesi, AİHS’nin her maddesinin özünde vardır ve ayrılmazıdır(mündemiçtir).
AİHM kararlarında hukuk devletinin güvenceleri sürekli sayılmıştır. Bu güvenceler:
*Yasallık ve öngörülebilirlik,
*Hukuk güvenliği,
*Yasalar önünde eşitlik ve
* Yürütmenin, özgürlükleri kısıtlama yönünde denetimsiz bir yetkiye sahip olmaması’dır.
Hukuk devleti, insan haklarının koruyucusudur. İlkenin (hukuk devletinin) karşıtı ‘tiranlık’tır.
BM İ.H.E.B.’nin Başlangıç Bölümünde ortaya konduğu gibi ’tiranlık’ isyan hakkına yol açar. İsyan hakkına başvurulmaması için hukuk devleti ilkesinin tam olarak uygulanması gereklidir. Amaç, bireyleri keyfilikten korumaktır. Bu nedenle, yürütme gücü, yasalarla düzenlenir ve bu gücü kullananların kaprislerine göre iş tutmaz.
Yargının bağımsız olması, yasalarda yazılı olmasının ötesinde, uygulamada kendisini gösterir.
Yürütme gücü ile yargının ayrı olması, AİHM’nin kararlarında geniş yer bulur.
Hukuk devleti niteliğinin bir göstergesi de, yürütmenin yargı kararlarına uymasıdır. AİHM kararlarına uyulması da buna dahildir.
Kişi özgürlüğü ve güvenliği ile ilgili konularda kısıtlamaların, ulusal yetkililerin değerlendirmelerine bağlı bulunduğu görüşü tamamen yanlıştır.
AİHM kararlarının ikincil konumda olduğunun kabulü için o ülkede ‘hukuk devleti’ ilkesine saygı gösteriliyor olması ve yargının bağımsız olması gereklidir.
AİHM kararlarına uymayan ulusal yetkililerin kararları birincil konumda değerlendirilemez…”
Azıcık hukuk bilen, bu ülkede yaşarken meselelere birazcık objektif bakan biri, hukuk devletinin güvencelerinin Türkiye’de olmadığını, olan kısıtlı güvencelerin de uygulanmadığını rahatlıkla söyleyebilir. Söyledikten sonra başına ne geleceğini de ‘Allah bilir.’
Bir ülkeyi yönetenlerin yani klasik deyimle hükümet edenlerin kararlarıyla, mahkeme kararlarının hangisinin öncelikli olduğunun temel belirleyicisi, o ülkede hukuk devleti olup olmadığıdır.
Spano, hukuk devleti yoksa yürütme iradesi öncelikli olamaz diyor. Bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin adını anmadan, Türkiye’de söylüyor. Nezaketinden midir, yoksa önündeki davalar bakımından ihsas-ı rey (önceden görüşünü belli etmek) olur diye mi söz etmemiştir, doğrusu biz anlayamadık.
Yargıtay önceki Başkanlarından Prof. Sami Selçuk’un “Doğmayan Halk İradesi” yapıtında vurgulandığı üzere, hürriyet istemenin geride kaldığı, hürriyet dilenme noktasına getirilmiş bir ülkede bunlar da söylendi.
Türkiye halkı ve çeşitli toplum kesimleriyle birlikte Türkiye avukatları; dayatılan ve alıştırılan tevekkül ve körü körüne itaati geride bırakarak direnim ve yeniden düzenleme iradesini, dün olduğundan daha ileri düzeyde, demokratik kurallar çerçevesinde kullanacaktır.
Avukatların ve Baroların hukukun üstünlüğünü sağlamak için gerçeklik temelinde verdikleri mücadele çok geç olmadan başarıya ulaşacaktır.
Bireyin ve önderliklerin imtihanı gerçekledir. Gerçeklerden kopan birey, lider olamayacağı gibi kendini, kendisi yok etmeye mahkumdur.
Yaratıcılık, bilim ve uygarlık zincir tutmayacak, ortalıkta gezdirilen zincirler kırılacaktır. Sorunların sonu olmayabilir ama hayatın her alanındaki işkencelerin, geriliklerin sonu gelecektir. Kolay olmamakla birlikte, sonsuz işkenceye bir son verilecektir.
Hışımla, akıl tutulmasıyla, bilimsellikten uzak yaklaşımlarla sorun çözülmediği anlaşılacak, ‘hak, adalet, özgürlük’ öksüz kalmayacak, akıl galip gelecektir.
05.09.2020/ANKARA
Av. Abidin ŞAHİN