Türkiye 01.01
Yıllar önce başlığı “Vurgun Yemiş Siyaset ve CHP” olarak kullanmış ve bir olumsuz gidişatın altını çizmek istemiştim. Türkiye’de siyaset, yediği vurgun sonrası kaldırıldığı hayata dönüş odasından bir türlü çıkamıyor.
Mayıs 2023 Seçimleri sonrasında günlerdir, haftalardır süren bir siyasi tartışmayı izliyor Türkiye. Tartışmanın konusu; merkezinde CHP, çevresinde diğer siyasi yapılar ve bir bütün olarak Türkiye’deki Siyaset Kurumu.
CHP’nin geleneksel omurgası; “Partinin bir dilekçeyle kurulmadığını, Cumhuriyeti kuran Parti olduğunu, Atatürk’ün partisi olduğunu, Kökünü Kuvayi Milliye’den aldığını, Ülkeye demokrasiyi getirdiğini, Dünyanın en eski ve köklü partilerinden biri olduğunu…” hep söyler. Bu türden söylem, tarihsel anekdot olarak doğru olduğu gibi, bir “kült” oluşturulmasının ve oluşan kültün birden çok sıkıntılarını da beraberinde getirmektedir.
Profesyonel siyasetçiliğe hep karşı oldum. Profesyonel bir siyasetçi olamadım, olmayı da istemedim ama “seçim sonuçları, değişim ve dönüşümle ilgili güncel tartışma” hiç kuşkusuz herkesi ilgilendirdiği gibi yaklaşık 65 yıldır her renkten siyasal kulvarı yakından izleyen-çoğu kez içinde yer alan-beni de ilgilendiriyor. Bir yurttaş olarak ve bir partili olarak ilgilendiriyor.
Söylenenlere ister istemez dikkat kesiliyor insan. Siyasetin içine doğmuş, bunca yıllık ömrü boyunca hep vermiş, bireysel anlamda almamış ve aslında “hayatın özünde bir siyaset olduğunu” düşünen benim gibiler için yabancısı olunan bir konu da değil.
Siyaset, genelde ‘sorun çözme sanatı’ olarak tanımlanır. Kendisi sorun üretir mi? İyi ve doğru kullanılmadığı-yürütülmediği takdirde evet üretir. Sorun çözemezse ne olur? Aynı kulvardaki bir başkası ön alır. Gelmemesi gereken yere gelir. Kendisi sorun olan sorun çözebilir mi? Belki, fakat genelde hayır. Aksine sorunları çoğaltır ve hatta siyaset kurumunun ve siyasetçilerin tasfiyesine yol açar.
Hayatın kendisi kaçınılmaz olarak siyaset midir? Bence, evet siyasettir. “Siyaset yapmayın! Ben siyaset yapmıyorum, siyasetten uzak durun, bu ülkenin başına ne geldiyse siyasetçilerden geldi…” diyenler de siyaset yapmaktadır. Hem de siyasetin merkezindedirler. Siyaset kurum ve kurullarını ve olması gereken kurallarını dağıtarak siyaset yapmaktadırlar. Daha tehlikelisi, kendi adına ya da kendisi gibi olanlardan oluşan bir grup adına siyaset yapmaktadırlar. Buna ‘siyasetsizleştirme ya da öyle görünme siyaseti’ denebilir.
Nerelere yol almaya başladık. Konumuz bu değil, buralara girersek zor çıkarız. Bu alanı fırsat verilir ve dinlenirlerse siyaset bilimi alanına bırakalım. En iyisi yol yakınken dönelim.
Bu gün Haziran’dan bir Cumartesi, Saat 16.30 gibi. Hava ansızın bastıran sıcağı yaşatıyor. İklim bozulduğu, dünyanın doğal ve kurulu düzeninin çivisi çıktığı ya da çıkartıldığı için ‘baharı görmeden yaz geldi’. Neredeyse o da yarılayacak. Soğuklar, yağmur, dolu… felaketler derken yangınlar gelmeden boğucu sıcaklar geldi. Üstüne siyasetin tükenmeyen sıcağı… Şimdilik bir süre gideceğe de benzemiyor.
Halk TV’de “keçe”yle, “keçe yapımıyla” ilgili bir program. Yer, Seferihisar Doğanbey. Sürüsünden arta kalan bir keçinin, bozulan doğada dikenin kellesini, tohumunu yemek zorunda kaldığı güzelim Doğanbey. Yana yana, yamaçlarında yeşili tükenen, keçisi, koyunu çoktan tükenmiş olan Doğanbey…
Doğanın, hayatın, siyasilerin ve yöneticilerin dayağını yiye yiye keçeleşmek zorunda kalan, var gücüyle direnmesini sürdüren Türkiyem!
Siyasetten söz edilecek diye beklerken, koyuna, keçiye, keçeye, keçe dokumacılığına geçtin, diyen varsa bir çift sözüm var. Darılmayın ama, Siyaseti; laf üretmek, laf tüketmek olarak algıladığımız, yaşadığımız için başımıza bu haller geliyor. Hangi haller, diye soracak olursanız, ‘siyasi hallerimiz!’, şimdilik ‘keçesizlik!’ diye yanıtlayabilirim.
Gelin hep birlikte keçemizi döğelim, hayata uzanan, hayatı ve keçeyi renklendiren, yeniden biçimlendiren kadın eline destek verelim, elden geldiğince üretelim, çoğaltalım, paylaşalım.
Programı bulursanız, izlemenizi tavsiye ederim.
Keçe beni çocukluğuma götürdü. Baba annemden ve hatta onun daha gerisinden gelenlerden bu yana, şimdilerde altı şubatın ağır hasar verdiği taştan ve kerpiçten evimizde ilkel de olsa dokuma işi vardı. Hallaçlar gelir; kuzu, koyun yünü atar. Taranmaya, ip olmaya, işlenmeye hazır hale getirir. Keçi kılı, daha çok taranır. Yün tarağı, dokuma kirkiti, halı tezgahları, tarla sınırına dikilir gibi geniş odaların bir ucundan diğer ucuna dikilecek kazıklar hazırdır. Yanlış anlamayın bu kazıklar üretim gereci kazıklar.
Yünden halı, kilim, cecim, perde, heybe, şalvar, her türden desen desen keçe… dokunur, keçe dövülür, giysi örülür. Kıldan; çadır, palaz, çuval, harar, heybe, aba… dokunur. Komşularla, akrabalarla üretirken de, tüketirken de imece zihniyetiyle paylaşılır. Yün çeşit çeşittir. Koyunun, keçinin türüne, yaşına, cinsine; neresinden elde edildiğine göre değişir. Tiftiği, kaşmiri, yumuşacık eldiveni… cabası.
Kırsalda koyunu, keçiyi… tüketmişiz. Şehre inmişiz. Şehirde mi, köyde mi yaşadığımız belli değil. Şehirli mi, köylü mü olduğumuz hiç belli değil. Bahçedeki ot ilaçlı. Kırsaldaki hayvanın çan sesini kesmişiz, çanına ot tıkamışız. Önce doğal gübre tükenmiş, sonra ot ve devamında et tükenmiş. Süt, yoğurt, yağ, peynir, ayran, lor, kaymak… tükenmiş. Yabanda arı, yaban hayvanları, yer altında soğanlı bitkiler, köstebek, derede kurbağa, onu yakalayacak yılan tükenmiş. Yün tükenmiş, kıl tükenmiş, havada kuş, yerde karınca…
Sonunda köy tükendi. Köyde insan tükendi. Köyde öğretmen, köyde eğitim tükendi. Gelinler hayvanları, köyleri her türlü iyi-kötü kokusuyla geride bıraktı. Ne koktuğunu pek de anlayamadığı kentlerin çeperlerini doldurdu. Gücüne, kuvvetine, üretim gücüne, onurlu yaşamına rağmen yardıma muhtaç hale getirildi.
Aslında tükenen insandı, insanlıktı. Yüksek teknolojiye ulaşmanın, onu kullanmanın yanındayım ve kaçınılmaz olduğunun bilincindeyim. Üretilen teknolojinin her anlamda ne getirip götürdüğünün sorgulanması gerektiğini hep söylemişimdir. Kaçınılmaz olarak robotlar giriyordu hayata, bir zamanların çobanları, sürü sahipleri onlara ve olanlara uzaktan bakıyordu. Oysa üretilen her makine insanlığın geniş ölçekte yararına kullanılmadığı takdirde, o insanın hayatını kolaylaştırırken bir çok değerini elinden almaya adaydı. Bilinçsiz hayranlık yok oluşa sebep olmaya gebeydi. Öyle de olmaktadır.
İşte burada akıl ve bilim devreye giriyordu. Birikim, deneyim, kültür sanat, bilim, üretim, insani değerler, paylaşım, haddini bilmek, dayanışmak… devreye giriyordu. Onların olmadığı veya eksik olduğu yerde siyaset bu kadar ve böyle yapılıyordu. Sürekli vurgun yiyor, hayata dönüş odasından bir türlü çıkamıyordu. Denildiğine göre bir, iki, üç sandıklı yerleşmelerde oylar beklenenden farklı çıkıyor, sandıklara yabancı-onulmaz eller uzanıyordu. Sandığa özgür irade hariç ne buldularsa atıyorlardı.
Günlerdir zamanlı-zamansız, yalan yanlış kısır bir tartışmayı ibretle ve hayretle izliyorum. Sanırım bir çoğunuz da aynı durumdasınızdır. Aslında şaşırmıyorum, çünkü biz bunu, bu türden tartışmaları hep yaptık. CHP’li olarak yaptık, toplum kesimleri olarak yaptık, değişik siyasi yapılar olarak yaptık, yapmaya da devam ediyoruz.
Konuyu CHP özeline taşıyalım:
Hemen oracıkta ve bir çırpıda genel başkan değiştiriyoruz. Organlardaki ve kurullardaki görevlileri değiştiriyoruz. Programı yeniden yazıyoruz. Aynı şekilde tüzüğü yeniliyoruz. Üyeleri yeniliyoruz. Şimdiden saf tutmaya çalışıyoruz. Mahalleden, köyden başlayarak her kademede taraftar toplayarak en doğru olana görev vermeye, onu göreve çağırmaya hazırlanıyoruz. Sorumsuz beyanlar ve ifadelerle intikam alıyor, öfke kusuyoruz… Say sayabildiğin kadar. Aslında dün yapılanlardan çok farklı bir şey yapmıyor ve söylemiyoruz.
Büyük çoğunluk; orta yerde bir toplum, bir halk olduğunu, toplumun bireylerden oluştuğunu, bireylerin kendi özelinde geldiği bir nokta ve konumlandığı toplumsal bir alan olduğunu, iktidar sandıktan çıkacaksa emeğin uzun süreli verilmesi gerektiğini, akşamdan sabaha çok şeyin değişmeyeceğini, bugüne bir günde gelinmediğini, soyut kavramların yenilmediğini-içilmediğini, inandırıcılığın zamana ihtiyaç gösterdiğini, ülkedeki beynin yurt dışına taşındığını, geri kalanlarımızın hayıflanmalarla yol alamayacağını, bilimi, disiplinlerin verilerini, aklı, araştırmayı, değerlendirmeyi, sorgulamayı, alışkanlıklarımızdan kurtulmayı… düşünerek kısa, orta, uzun vadeli ve topyekun bir çalışma gerektiğini düşünmüyor veya çok da düşünmeden hemen her sorunu akşamdan sabaha çözeceğimizi sanıyoruz. Yanlış tam da burada, bu noktada değil mi?
Yoruldunuz, birinci bölümü burada keselim, devamını sonraya bırakalım.
20.06.2023/ ANKARA
Av. Abidin ŞAHİN