Beş yaşında fistan giydirilmiş bir köylü çocuk olarak ara trenine bindiğim, arasada koridorları renkli fayans döşeli, tavandan aşağı sarkan ipin ucundaki küçük camın aydınlattığı mütevazi otel odasında kaldığım, iki günlük de olsa caddelerinde şaşkınlıkla, hayranlıkla yürüdüğüm şehir.
Sokakları çarşı, çarşıları satışa sunulan ürün aromasıyla, parklarında desen desen, renk renk kokan gülleri salınan, kaldırımlarında halka tatlısı satılan şehir.
Şubatın altısında, derin uykuda, oyuncakları, hayalleri, bedenleri toprak altında kalan süt kokulu çocukların 10 şehrinden biri olan şehir.
Bir bahar sabahı, 1955’te Kışla (sonradan Fırat) Caddesinde yürürken arkadan gelen birilerinin başımın önüne genişçe bir ayna tutup sonra da “senin olsun!” diyerek uzaklaşıp gittiği şehir.
En çok ilgimi çeken oyuncakçı dükkanlarının vitrinine takılı kaldığım, koşarak gelen babama bir küçük dolgu lastik top aldırdığım şehir.
Anadolu’nun kadim şehirleri, ne oldu da diğer dokuzuyla birlikte, köy kasaba demeden toptan yıkıldınız? Yanlış neredeydi? Kime aitti? Kim yıktı sizi?
Aslında zelzele değil, köy kasaba demeden, biz yıktık biliyor musun? Hem de yukardakiler, aşağıdakiler; yönetenler, yönetilenler elbirliğiyle… Gelmiş geçmiş her birimizin sorumluluğu, kullandığımız yetkiyle, elde ettiğimiz haksız yararla doğru orantılı olarak…
Martın 23’ünde ekinoks eşitlemesinin ertesinde, toplumsal yapıda eşitlemeyi omuzlarında taşıyan ağır konukların vardı. Kimler yoktu ki; öncelikle hayata yeniden tutunmaya çalışan Malatyalıların, Ülkemin 14. Cumhurbaşkanı Adayı Kemal Kılıçdaroğlu, Millet ittifakı bileşeni altı partiden beşinin liderleri; Akşener, Karamollaoğlu, Davutoğlu, Babacan, Ünsal…
Sen, yer altından görünse de, aslında yer üstünden ağır bir darbe yemiştin, ona rağmen düşmemek için ayakta durmaya çalışıyordun. Hem de Cumhuriyet’in yüzüncü yılında.
Babamlar, çocukluğumda, Malatya’nın altı defa yıkılıp yedi defa yeniden kurulduğunu anlatırlardı. Onların Malatya’sı yıkılan mahallelerinin dünündeki Aspuzu Bağları. Anılarındaki ise bir yanını Fırat’a, diğer yanını Tohma’ya, gerisini ovaya ve dağlara yaslamış Eski Malatya idi. Surları ve tarihsel yapılarıyla tarihe direnen, kara sabanın ilk kez toprağa değdiği söylenen Aslantepe höyüğü ve çevresiydi.
Sana sen diye sesleniyorum. Çünkü sen çocukluğumun ve ilk gençliğimin anılarını süsleyen ve beynime, yüreğime çok şey yazan kentiydin.
Su seviyesi oldukça yüksek verimli toprağının her noktasından sular akan, yanı başında boydan boya sıralanan kanallarıyla, Beydağlarından akan alüvyonlarla yüklü verimli bir ovaydın.
Dört bir yanından kimi toprak, kimi beton kanallarla parçalanmış ve kuşatılmıştın. Dağın yamacındaki Kayalıklardan Kernek suyun akardı. Kanalla seni ikiye bölerdi. Su değirmenlerinde taşlar birbirini ezmeden, kucaklaşarak dönerdi.
Toptan yıkılan, tek odasında, “tarihi kilisenin” yanında, ikamet ettiğim, cumbalı-iç avlulu, bahçeli evin mahallesi Çavuşoğlu, önünde Sıtma Pınarı, ilerisinde, Sarıcıoğlu’ndaki evlerin arasında, devamındaki arazilerde kış ve yaz sebze ve meyven yetişirdi.
Cumhuriyet seni aynı zamanda bir sanayi kenti yapmıştı. Devleti kuranlar, sanayileşmede kaçan trenin sonradan gelecek bilgi ve dijital çağında zor geri geleceğinin bilincindeydi.
Ovanın kıraç kesimlerinde tütün, üzüm; Tohma’ya, Fırat’a yakın kesimlerinde pamuk, pancar… ovanın bir ucuna serilmiş tarlalarında; cevizin, kayısının, kirazın, armudun… her cinsi yetiştirilirdi.
Hayvan pazarlarında hemen hepsi pınarlı köylerinden, yorgun platolarından, Yama dağlarından, köpürerek akan derelerinden-çaylarından kar suyu içmiş kekik konulu hayvanların satılırdı.
Tek odasında ayrı ayrı iki yıl ikamet ettiğim Fırat’ı, Aşağı Bağları, Adafı’yı, Başhargı… nasıl unuturum. Çevresi ağaçlarla çevrili, ortası açık avlulu, geniş çatısı tütün kurutmak için donatılı evlerini, nal sesleriyle atlara koşulu faytonların seslendirdiği çarşı-pazarını, kadim-tarihi sokaklarını unutmak ne mümkün. Hani derler ya, ‘coğrafya kaderindir.’
Duyuyor musun, özellikle son otuz yılda, buralar planlı-plansız ne idüğü belirsiz konutlarla donatıldı ve neredeyse hepsi senin ve sana ait tüm yakınlarımızın, dostlarımızın, arkadaşlarımızın üstüne yıkıldı. İnsanı-doğayı sevmekten öte betonu sevmenin, batıla ve paraya tapınmanın doğal sonucuydu bunlar, diye düşünüyorum, siz ne dersiniz Yaralı Kentlerim!
Bir mart günü Turan Emeksiz lisesi öğrencileri olarak Beydağı’nın yüksekçe yamaçlarına, askeriyeden gelen otobüslerle bir yerlere kadar gitmiş, sonrasını yaya tırmanmış ve çok sayıda çam fidanı dikmiştik. O çamlar yıkılmadı. Her yerden görünür olmuş. Uzaktan enkaz altındaki ovasına, iğne yapraklarından göz yaşı misali su akıtarak bakıyorlar.
Sen yıkılırken o otobüsler kışlasında bekleyen askerleri senin çığlık çığlığa ‘kurtarın!’ diye seslenen yavrularına yetiştirilmediler.
Sanırım duyarsın beni, seninle aynı kaderi, aynı zulmü paylaşan diğer illerle, ilçelerde ve köylerde de aynı durum yaşandı. Hikaye çok ve acı, ortam benzerdi.
Millet ittifakının liderleri, Cumhurbaşkanı adaylarıyla birlikte toplu çıkarmayı; acıların kıyısından, Malatya’dan başlattılar. Anlamlı başlangıç, öncesinde Halk TV’de Yeşil Solu işaret eden Mithat Sancar’ın, ondan bir gün sonra TİP lideri Erkan Baş’ın akıl-mantık-öngörü, bilgelik yüklü açıklamalarıyla buluşunca daha bir anlam kazandı.
Malatya’daki kampanya açılışı beni, yine bir başka genel seçim öncesine, 1965 yılı Ekim ayına götürdü. Yani 58 yıl öncesine. Adını anmakta gurur ve onur duyduğum, depremde ayakta kaldığını öğrendiğim binalardan biri olan Turan Emeksiz Lisesi ikinci sınıf öğrencisiyim. Gazete, kitap ne bulursam okuyorum. Siyaset de ilgimi çekiyor.
Uzaklardaki kadim dağ köylerinden biri olan, senin yüksek noktalarından ala karlı kara dağları görünen köyümü Kaymakam Hasan Lüleci’den sonra ziyaret eden tek ve ilk mülki amir Cezmi Kartay Vali, Turgut Temelli Belediye Başkanı.
Bunlar kimmiş demeyesin. Rahmetli Kartay 12 Eylül sonrasında SODEP’in yasakları aşan Genel Başkanı, Rahmetli Temelli ise İsmet Paşa’nın amca oğlu.
Avukat Hayrettin Abacı’nın TİP adayı olarak hükûmet meydanındaki konuşmaları ilginç ve dinleyeni de çok oluyordu.
Ekim başı Hükûmet Meydanı tıklım tıklım dolu. Hükûmet ve Meydanı… siz kadim şehirler bu kavramları iyi hatırlar ve bilir. İnönü anıtının-heykelinin önünde bir kürsü, kürsüde İsmet İnönü. Hemen hepsi erkeklerden oluşan topluluğa 1965 seçim kampanyasının açılış konuşmasını yapıyor. Lider; tarihsel kimlik, iyi bir hatip, dinleyiciler canlı ve heyecanlı. Şapkalı-şalvarlı, pos bıyıklı köylüler ağırlıkta.
İlgiyle dinlenen, heyecanla alkışlanan konuşma bitmek üzere, İnönü meydanla vedalaşıyor: “Birazdan köylerinize, evlerinize gideceksiniz. Evinize vardığınızda kadınlarınıza benim selamımı söyleyiiin!” diyerek el sallıyor.
Yıl 2023, Cumhurbaşkanı adayı ve olası yedi yardımcısı Malatya’da halkı dinliyor. Dinletmiyor, dinliyor. Mesele işte bu…
2023 seçim kampanyası; “kadınlar, kadın hakları, kadın mağduriyetleri, siyasete kadının el koyması…” üzerinden yürüyeceğe benzer. İyiye, doğruya, güzele… ne demeli.
İskenderun’da-Defne’de cesetler hala toprak altındayken atılan hastane temellerinin törenleri ve başkaca görüntüleri televizyon ekranlarında sıraya girmiş. Gece kamyona yüklenen temeller. Halkın derme çatma evlerinden önce yıkılan devlet binalarının, hep ayakta ve hazır olması gereken sayrı evlerinin halkta yarattığı kaygıyı, öfkeyi, nefreti; olumlu algıya-hayranlığa dönüştürmek için mi bunca acele, bunca çaba, bunca yanlış.
“Halkın konut gereksiniminin bir an önce karşılanmasına evet, yanlışın tekrarına hayır,” demek herkesin ihtiyacı, özlemi ve beklentisi.
Görüntüler hafızamı 1975-1977 yıllarına götürdü. Rahmetli Erbakan sanayileşmekten, makinalaşmaktan, motordan… sıkça söz ederdi. Bir yıl kadar süren Ecevit-Erbakan koalisyonu devam ettirilebilseydi, belki bazıları gerçekleşme olanağı bulurdu.
Rahmetli, sonradan kurulan Milliyetçi Cephe Hükûmetlerinin başbakan yardımcısıydı. “Gördüğü her boş araziye fabrika temeli atıyor, temeller olduğu yerde toprağa gömülüyor,” denir, yarı müstehzi-yarı gerçek eleştiri alırdı.
Hoca’nın temellerine sahip çıkılmaması ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, Hatay’ın, Defne’nin tarlaları Mart 23’te boş arazinin orta yerine dökülen betona “hastane temeli” denilen böyle bir olaya da tanıklık etti.
Hatta Erzincan’a attığı temellerden biri dönemin Senatörlerinden Niyazi Ünsal tarafından otomobilin arkasına yüklenerek Meclisin bahçesine getirilmiş, basın toplantısında görsel olarak kullanılmış, çok ses getirmişti.
Turhan Çömez, Defne Belediye Başkanı ve basın mensupları… tarihin tekrarını Türkiye’nin gündemine taşıyarak… hayra alamet bir iş yaptılar. Yaşanmasından üzüntü duyuyoruz ama yaşandı. Bu türden uygulamaların yaşanması aklı başında hiç kimseye keyif vermez.
Yıkılan kentlerde depremden-zelzeleden arta kalan zehir yüklü enkaza döküm yeri bulamazken acele beton dökmek yanlışın tekrarı anlamına gelir. Bunu yapmaya, yaptırmaya hiç kimsenin hakkı olmamak gerekir. İnsanların gözünün içine bakarak yanlışı doğru kabul ettirmenin, gerçek diye yutturmaya çalışmanın anlamı ve yeri yoktur. Neylersin ki, sistem ve uygulama yıllardır böyle işliyor.
Malatya’daki ‘başlangıç yeter-durun artık!’ demenin; bilime, sanata-kültüre geri dönmenin, uzlaşarak, birleşerek, anlayarak ve anlaşarak, çoğalarak-çoğaltarak üretmenin, kaynakları doğru yerde ve zamanda kullanmanın adresi olacaktır. Olmak zorundadır. Değilse tren bir kez daha kaçar. Birey ve toplum olarak tarihin trenini, fırsatını kaçırmaya gelmez, bir daha nerede ne zaman önümüze çıkacağı, gelip gelmeyeceği belli olmaz.
Gerekli ve zorunlu büyük dönüşümler risk üstlenerek, öngörüleri gerçeğe dönüştürerek, kararlı-korkusuz öncülük ederek büyüyen liderleri, kitlelerin büyük ve geniş buluşmalarını gerekli kılar. 1919’da başlayan kurtuluş ve kurul süreci, 1973’teki kısa süren koalisyon süreci, 1991’de başlayan Rahmetli Özal’ın ölümüyle sona eren Demirel-İnönü koalisyon süreci… 1999’un üçlü koalisyonu… böylesi geniş buluşmaları gündeme almayı zorlamış ve zorunlu kılmıştı.
Bizim gibi ülkelerde büyük dönüşümleri tek siyasal yapılar, eğilimler yeterli temsili yakalasalar da zor gerçekleştirirler. Her bakımdan yeniden inşa dönemlerinde, inşanın kalıcılaşmasında; geniş buluşmalara, desteklere, kabullere, katılımlara ihtiyaç duyulur. Gördüğümüz kadarıyla muhalefetin topyekûn yapmaya çalıştığı ve yaptığı budur.
Devamı çoğalarak gelen ve gelmekte olan 2023’ün Malatya buluşması, koşulların zorladığı ve toplumsal yapının gerektirdiği, halkın taleplerinin, yaşananların, mevcut yönetim yapılanmasının otoriterlikten-demokrasiye evrilme zorunluluğunun dayattığı buluşmadır. Umarız planlandığı-yaşanmaya başladığı gibi, doğru zeminde buluşarak- çoğalarak, halkın büyük gücüne-sağ duyusuna inanılarak, beklentilerin kısmen de olsa karşılanmasında ona gerçek anlamda öncülük edilir.
Unutulmasın ki; halka inandırıcı zeminde, onu insan yerine koyarak ve anlayarak öncülük edenler yalnız ve sahipsiz kalmaz.
Özgürlüğe, barışa, sevgiye, dostluğa… susamış, biyolojik varlığını sürdürmenin ötesinde başkaca bir konuyu düşünemez ve yaşayamaz duruma düşürülmüş halkım!
Sen çıkışın- ve yeni bir başlangıcın nerede olduğunu biliyorsun. Alim olamayabilirsin ama unutma ki arifsin. Bilge bir yanın var ve kendini sakın ola hafife almayasın, ayrıca üzerinde yaşadığın topraklar sana bunu dayatıyor…
Ahmet Ümit’in satırlarıyla; “Ey taşın dilinden anlayan ustalar, ey ahşaba hayat veren marangozlar, ey demiri kız saçı gibi büklüm büklüm ören demirciler, ey mermeri dantel gibi işleyen yontucular, ey duvarları rengarenk bahçelere çeviren ressamlar… kentlerin vefakar kurucuları, size güzel bir haberimiz var…”
Malatyam! Gönlü kırık, yüreği dağlı, bedeni dağılmış Kentlerim! Bugün her birinizin kendini yeniden var edeceği, kendisini ifade edeceği ve yaşatacağı gün! Sakın ola bu günü ıskalamayasın!
Anlamsızlık ve anlaşmazlık ovasının bir kenarına yeni ve her şeyiyle kendini göreceğin ve bulacağın yeni kentler kuracaksın!
Her gecesine, zifiri karanlığına korkuyla ve kaygıyla bakmayacağın kentler. Dünden, bugünden yarına yaşayacak kentler.
Yanmış yıkılmış kentlerinin her birinin bir yerlerinde ibret-i alem için kan ve göz yaşına bulanmış, “ah eden!” bir kesitini anıt olarak koruduğun ve gelecek kuşaklara emanet ettiğin kentler.
Kararlılıkta, cesurlukta, peşine düştüklerine tutkuyla bağlılıkta, iyilikle yüklü ve özgürlüğü bayraklaştırmada, demokrasiyi ve hukuku alana-ülkeye çağırmada biraz daha gayret!
Demokrasiye geçişi, hayatın her alanını, özellikle adaleti yeniden inşa etmeyi başarmak zorundayız. Unutulmasın ki başarılacaktır. Buna iktidar çevrelerinin önemli bir kesimi dahil herkesin ihtiyacı var. Bu, günümüzün ve geleceğimizin ihtiyacıdır. Bizim ve daha çok da çocuklarımızın-gelecek kuşakların, üzerinde yaşamaya devam edeceğimiz doğanın ihtiyacıdır. Hatta insanımızın ve toprağımızın dününün…
04.04.2023/ANKARA
Av. Abidin ŞAHİN