Evde kal ki yaşlanasın! Evde tut ki ululuğun-yüceliğin gösteresin! “Ben biliyorum gençliğin ne olduğunu ama sen bilmiyorsun yaşlılığı (n) ne olduğunu!” sözlerini içeren, Orson Welles’in şarkısı bugünlerde sıkça çalınıyor. Sözcük benzerliği nedeniyle Bakanımız üzerine alınmasın ama “koca koca” yüksek düzeydeki yetkililerin, belki de , maksadını aşan sözleri için neredeyse ulusça düzeltme seferberliğine girişildi ama bir kez ok yaydan çıkmıştı. Welles’in şarkısında, kıskançlıktan uzak bir savunma değil, yaşanmışlığın onuru, gururu ve güzelliği yatıyor. O arada, henüz yaşlanmamışların anlayışsızlığına sitem ediliyor. Başımızda bir sürü dert yokmuş gibi bir de yaşlılığı tartışır olduk. Hazır herkes evinde zorunlu veya gönüllü ikamete mahkum edilmişken gereksiz bir tartışma yaşanıyor. Keçi can derdindeyken kasap et derdine düştü. Mahkum etmeyi seviyoruz sanırım. Kişiyi durup dururken olur olmaz eylemlerden, özensizliklerden… kodese atar, mahkum ederiz. Karşımızdakinin sıradan bir sözüne karşı çıkarak, kitle önünde küçük düşürerek mahkum ederiz. Daha olmadı, vicdanlarda mahkum ederiz veya ettiğimizi sanırız. Diktatoryal yanımız ağır basar. Mahpushane türküsü çığırmayı, hikayesini dinlemeyi de çok severiz. Her zaman olduğu gibi yaşlılık tartışmasında da dik durmanın ne denli önemli olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Bilinen öyküdür. M.Ö. V. yüzyılda yaşamış Çin bilgesi ünlü düşünür ve teolog Konfüçyüs’e sormuşlar; “İmparator olsaydınız ilk yapacağınız iş ne olurdu?”, Konfüçyüs, “ülkemde kullanılan dili düzeltmek olurdu.” demiş. Dil, düzelir mi, düzeltilir mi? Dilbilimciler; dilin de canlı bir varlık olduğunu, her türlü etkiye açık olduğunu, doğum ve ölümün, onun için de, evrensel kural olduğunu kabul ederler. Konuya ülkemiz özelinde yaklaşacak olursak, dilimizin geldiği nokta acınacak düzeydedir. Karamanoğlu Mehmet Bey, nasıl da anımsanmaz. Türkçe’nin altı yüz yıllık sefaletini gören Atatürk, 1933’te Türk Dil Kurumunu kurdu. Kurumun 1980 sonrasında ne hale getirildiğini anımsamak dahi acı verir. Kısa birkaç değini de bulunmak gerekirse; 1980 öncesinde Radyo, Televizyon, Basın-Yayın organlarında görev alanlar, kitle önünde konuşanlar, basılı eserlerde kalem oynatanlar, sözlü ve yazılı anlatıma olabildiğince özen gösterirlerdi. İşte onlar ‘koronanın’ bu günkü yaşlılarıdır, gözden çıkartılmışlarıdır. Şimdilerde televizyondaki görevlileri ve konuklarını dinlerken utandığımı çekinmeden ifade edeyim. Büyük çoğunluğu; sese, söze, söz dizimine, her düzeydeki vurguya, yazım kurallarına, anlam boyutuna ve anlam kaymalarına dahi dikkat etmeden, asgari özeni göstermeden konuşuyorlar. Kitlelere kötü örnek oluyorlar. Devlet yetkilileri ise, eline tutuşturulmuş kağıttan veya metni yansıtılmış ekrandan konuşmayı marifet sayıyorlar. Sözcükleri ve cümleleri beyinlerinde, yüreklerinde duymadan, ruhsuz vaziyette sadece okuyorlar. Ayrıca karşısındakiyle diyalog kurmadan, içten gelen jest ve mimiklerini katmadan, gerektiğinde espri v.s. yapmadan konuşuyorlar. Konuşmuyor, çoğu kez, tepenin başındaki tellalmış gibi sadece bağırıyorlar. Sonuçta da sık sık düzeltmek zorunda kaldıkları, “yanili” konuşmalar ortaya çıkıyor. Korona başlıklı, ‘65 yaş üstünün evde kalması’ açıklaması ve sonrasındaki düzeltme çabaları bunlardan yalnızca biri. Türkiye’nin ve Türkiye gibi ülkelerin kimi yetkililerinin ilk aklına gelen yetkilerini genişletmek olduğundan, yetkinliği geliştirmek akıllarına dahi gelmediğinden bu gibi durumlarla karşılaşmaya devam ediyoruz. Günümüz ölçütlerine göre, ülkeden ülkeye farklılık gösterse de, dünya nüfusunun önemli bir kesiminin yaşlandığı doğrudur. İnsan bedeniyle ilgili disiplinlerin uzmanları, içinde bulunduğumuz yüz yıl dolmadan insan ömrünün beklenmedik düzeyde uzatılacağını işaret ediyorlar. Ortalama ömrün 250 yıla çıkmasını sürpriz olarak görmüyorlar. Gen, DNA, hücre v.s. alanlarda yapılan çalışmaların bunu mümkün kılacağını belirtiyorlar. Yaşlılar dünyaya yük değildir. Dünya nüfusu gereğinden fazla çoğaldı, biraz azaltmak gerekir. Buna da yaşlılardan başlamak gerekir denilemez. Birazcık ilgilenenler, insan vücuduyla, iç organlarıyla, özellikle de insan beyniyle oynayan bir çok çalışmanın yapıldığını biliyor. Çalışmaları planlayan, yürüten, yönlendiren, depolayan emperyal güçlerin gün, yer, zaman, koşul, gereksinim… beklentisi içinde oldukları sır değil. Öyle ki dünyanın herhangi bir coğrafyasındaki veya tümündeki kitlelerden seçim yaparak uygulamaya geçebilecekleri yıllardır yazılıp, çiziliyor. Bu tür paylaşımlar insanları telaşlandırır, konuşmayalım-yazmayalım diyen yetkililerin hangi önlemleri aldıklarını sorgulamak gerekir. Dünya nüfusu gereğinden fazla çoğaldı ise azaltmak mı gerekir. Azaltmak çözüm müdür? Azalacaksa yaşlılardan başlamak gerekir, başlnacaktır algısı dahi korkunç düzeyde ‘yaşam hakkı’ ihlalidir. Yaşlılar, sosyal güvenlik sistemlerine büyük yük getiriyor, kurumsal bütçeler karşılayamıyor tespitinin cevabı ve sorumlusu yaşlı denilenler değil sistemi kurgulayan ve yönetenlerdir. Nüfus kuramlarını yeniden tartışmaya en azından bugünkü koşullarda gerek olmadığı açıktır. Kimi ülkeler çeşitli nedenlerle nüfus kontrolüne gitmezken, kimileri de yıllardır sıkı bir şekilde nüfus kontrolü uyguluyor. Nüfusun çoğalmasını isteyen, dengeleri çoğalmakta arayanların kalkış gerekçelerinin hiç birinin günümüzde savunulur yanı bulunmadığı halde popülist yaklaşımla savunulmaya devam ediliyor. Yaklaşık kırk yıldır her ailenin tek çocuklu olmasını uygulayan Çin’i bir de bu açıdan anımsayalım. Korona “Şah” dedikçe birbirimizin arkasına kaçarak, ‘Şah ben değilim’ demekle kurtulamayacağımızı hepimiz bir yere not edelim. Sağ kalanlar okur… Ölüm deyince akla yaşlılar gelmemeli. Ölümü geciktirmenin çaresi vardır. Yaşlılarını gözden çıkartanlar, ölüme kendini kurban eden, ölümden önce ölenlerdir. İnsanın yaşlılıktan, yaşlanmaktan korkması doğaldır, korku insanidir. İnsanın korkularının görünür yüzü yaşlılık gibi gözükse de temelinde kaybetmek yatar. Yaşlılık, yaşanmış yıllarla ilişkili olmanın ötesinde; aklını, mülkünü, cinselliğini, ömrünü, yakınlarını, canını… kaybetme korkusudur. İçinde bulunulan ortamda, korku yaşayanlara bir de ötenazi (ölüme terk) korkusu yaşatmamak gerekir. Yaş ilerledikçe, yaşlı çoğaldıkça doğal olarak korkunun sayısı ve çeşidi artar. “Korkulmaması gereken tek şey, korkunun kendisidir.” der Goethe. Korkuyu yenmek ve korkmamak bugün çok daha önemli hale gelmiştir. Bunun yenilmesinde en önemli etken, yönetenlere duyulan güven ve onların aldığı tedbirlere inançtır. Korkudan korkmuyorsak, korkudan korkmamamız gerektiği yaygın inanca dönüşmüşse, yönetenlere güven ve inanç güçlenmişse koronayı çok daha tez ve kolay yeneriz. Hani toprak, ana; devlet, babaydı. Çocuk, anne ve babasının kucağına niçin sığınır, onlara niçin sarılır. Davranışın altındaki temel güdü ya da itekleyici etken nedir? Böylesi kriz dönemlerinde toplumun yönetenlerine, kurumlarına sığınma çabası içinde olmasından daha doğal ne olabilir! Yaşlılar kafadan sakat değil, bunak-deli hiç değil. Yaşlılık cinsiyetle ilgili değil insani bir süreçtir. İnsan toplumsal bir varlıktır. Biyolojik yanı toplumsallığıyla ters orantılıdır. Kimi durumlarda biyolojik yanı baskındır. Bilinçlendikçe toplumcu yanı ağır basar. Her yaştaki insan, dokunulmaya, okşanmaya, saygı görmeye gereksinim duyar. İnsan doğasından ve hırsından kaynaklı davranış ve uygulamalar kimi durumlarda yaşlanmayı daha sıkıntılı hale sokabilir. Yaşlı egemenliği gibi konularda, yaşlılardan şikayetin haklı nedenleri olabilir. Çoğu kişi ve kurumun yaşlıların egemenliğinden (gerontokrasiden) kurtarılmasının yolu akıllıca yöntem ve uygulamalarla bulunabilir. Değişim ve dönüşüm engelinin, kuşak çatışmasının önüne geçilebilir. Yaşlı egemenliğinden şikayet aynı zamanda erkek egemenliğinden şikayettir. Yaşlılara karşı çıkmak erkek egemenliğini sonlandırmaz. Erkek egemenliğini besleyen ve sürdüren yapısal kurumlara dokunulmadığı takdirde tüm yaşlıları öldürseniz de bu egemenlik yine sürecektir. Yeni doğan gün yeni şeyler söylesin yaklaşımı doğrudur. Unutmamak gerekir ki yeni şeyler söyleyecek günün önündeki engel yaşlılar değildir. Anımsar mısınız, bir kış günü, karla kaplı dağ yolunda karı yara yara oğlunun ya da torununun beyaz şeker torbasına konulmuş cesedini sırtında taşıyarak köyüne ulaşmaya çalışan babanın veya dedenin basına yansıyan fotoğrafını?! Dede ölü de olsa torununun kısa yaşamını ve yaşanmamış yıllarını sırtlamıştı. Yaşamı ölüme kurban etmemeyi, yaşamı yüceltmeyi öğrenmek, yaşamın vazgeçilmezliğini, kutsallığını, öncelikle korunması gerektiğini içselleştirmeden yapay tedbirlerle temel sorunların hiçbirine çözüm üretilemez… Üretilemez. Nihayetinde koronalar ürer… Bu kez kimin hanesi yıkılır veya yıkılmalıdır, onun hesabına düşeriz. Dünyada geliştirilen (kimyasal, fiziksel, biyolojik) kimi ürünlerin sadece bir yaş kuşağını, bir cinsiyeti, bir meslek grubunu… öldürmesi ya da kontrol altına almasının önüne geçilmelidir. Bu mümkündür. Ürünleri kontrol altına almak dünya halklarının temel meselesidir. Mesele acımasız kapitalist tekellerin, emperyal güçlerin işi olamaz, olmayacaktır. Yöntemi, kullanılan aracı farklılaşsa da paranın, egonun ve hırsın egemenlik savaşını yönetenlerin kontrol altına alınması mümkün iken belli bir kuşağı harcatma algısı kimseye yeni bir ömür bahşetmez. Shakespeare; “… uyumayın artık, çünkü Macbeth uykuyu öldürdü!” der ünlü tiyatro yapıtının bir tiradında. Gelin ölümü öldürelim, en azından barış içindeki bir dünyada, yaşlılarımızı öldürmeden, gençlerimizin ayağına taş değdirmeden, koronadan; doğadan, yaşamdan, emekten, üretimden… yana evrensel dersler çıkartarak ömrü uzatalım. Yaşamak doğanın evrensel kuralıdır. Elimizden geliyorsa yaşatmak, asgari olarak doğaya saygıdır. Unutmayalım ve korkmayalım, doğadaki her türlü varlığın duyu organları mevcuttur. Isımızı, genlerimizi, nerede olduğumuzu, ne düşündüğümüzü ölçen- ileride veya daha şimdiden başımıza türlü belalar getirecek “gereçler” gibi doğanın da bizi izlemesi ve anlaması söz konusudur. Doğa; iyiliğe, korumaya, saygıya aynıyla karşılık verir. Kendine ihaneti de affetmez. Yaşlıları; kimsesizliğin, yoksulluğun, güvencesizliğin, itilmişliğin, hayata direnimsizliğin… elinden kurtarmak gerekir. Milyonlarca insan arasında, hayatı güvenceye, insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde korumaya alınmamış bir tek insan dahi varsa orada korkusuzluktan söz edilemez. Korkmayın söylemi karşılık bulmaz. Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz.
Bir Şaman öğretisi şöyle der:
Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz…
Nehirler kendi suyunu içemez…
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez…
Güneş kendisi için ısıtmaz…
Ay kendisi için parlamaz…
Çiçekler kendileri için kokmaz…
Toprak kendisi için doğurmaz…
Rüzgar kendisi için esmez…
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz.
Doğanın anayasasında ilk madde şudur…
Her şey birbiri için yaşar..
Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur..
Bütünlüğü anlatırdı ve özü iki cümleydi..
“Ben biz olduğumuz zaman Ben olurum.”
“Ben, ben olduğum için sen, sensin.”
Yaşlılar da kendisi için yaşamadı… Ülkeleri yönetenlerin zorunlu, yaşamsal normali bir kez olsun yaşaması isteniyor. Sağa sola saldırmayı hiç olmazsa bugün bırakın! Dimdik susun! İnsanların yaşına başına, kim ve ne olduğuna bakmaksızın bir kez olsun yüreğinizle dinleyin! Yaşlı: ‘Özdemir Asaf’ın dizelerinde ifadesini bulduğu üzere; “Neler gördük neler bugüne kadar Daha gidilecek yerlerim var Bizi buralarda bırakamazlar Kalacak bir türkü söyler gideriz.” diyenlerdir.’ Her koşulda kalacak bir türkü söyleyen, bir eser bırakandır.
01.04.2020/ANKARA
Av. Abidin ŞAHİN