ACININ DİLİ

25 Mar

Çocukların çığlığı, anaların feryadı, çaresizin inlemesi, zulüm-kötülük görenin ahı… kısaca acının dili evrenseldir. Benzerdir o dil, engel, sınır tanımaz. Mekanı yer küre, çınlama alanı gök kubbedir.

Koronanın (Covid 19’un) acısı böyle bir acıdır.

Acının dilinin muhatabı kimdir?

 Öncelikle devletlerdir, hükumetlerdir, devletler üstü, ulus üstü kurum ve kuruluşlardır.

Devletler ve örgütlülükler, en basit ve yalın yaklaşımla; (daha çok) zor günlerde, felaket günlerinde gereklidir. Toplumun çaresiz kaldığı dönemlerde karşılaştığı sorunların aşılması için vardır.

Dünya, geçmişte yaşadığı çok zor günlerden daha farklı düzeyde ve özellikte bir dönemden geçiyor. Böylesi dönemlerde beklenen, devletlerin ve her düzeyde kurum ve kuruluşların öncelikle kendi mensuplarına, devamında da ayrım gözetmeksizin diğer insanlara kucaklarını açmaları, imkanlarını paylaştırmaları, bu günler için yaptıkları hazırlıkları, biriktirdikleri değerleri hayata geçirmeleridir.

Devletleri son tahlilde siyasiler yönetir. Adına hükumet denir. Devlet aygıtı; yönetenle, yönetilen; iş ve hizmet üretenle, bunları alanlar arasındaki bağı sağlar. Devletin böylesi dönemlerde etkin, verimli, yeterli, bilimsel, hazırlıklı, öngörülü… davranması beklenir. Bunun önceden planlanmış olması, gerekmesi halinde bilimsel tutum ekseninde hayata geçirilmesi esastır.

Devletler;

En çok böylesi günlerde aranır. Savaşsız ortamda savaş çıkarmak için değil, felaket ortamında felaketi en az hasarla aşmak için gereklidir. Acının dilini çözmek, sesine koşmak, kriz yönetmek, sonuç almak için vardır.

Sadece Türkiye değil dünya bir sınavdan geçiyor. Sınavın sonucunda öngörülü olamayanların, hesabını-kitabını böylesi günleri de hesaplayarak yapmamış olanların, bilimsel ortamı, bilim ölçütleriyle hazırlamamış olanların… sınıfta kalmaları kaçınılmazdır.  

İnsan hayatının söz konusu olduğu ortamda, ince hesapların yapılmasını doğru ve yerinde bulmayız. Böylesi hesaplar içinde de değiliz.

Sorumluluk taşıyanların, daha önce taşımış olanların da zeytin yağı gibi hep üste çıkmalarını da doğru bulmayız.

Unutulmasın ki, önümüzdeki süreç, birilerinin hesap vereceği, birilerinin de en etkili şekilde hesap soracağı süreç olacaktır. Soru sorması unutturulmuş yurttaş, ne kadar ve nasıl hesap sorabilir demeyelim, her koşulda soracaktır. Hiçbir şey dünkü gibi olmayacak, yarın her bakımdan dünden farklı yaşanacaktır.

Ölüm bu kadar kolay olmamalı. Tam 82 yıl önce, hem de o günün koşullarında, aşı yardımı yaptığımız Çin’den, kit ve ilaç almak zorunda kalmış olmanın bir bedeli ve hesap verenleri olmalıdır.

Bugünün ve kısa geçmişin sorumluları!

Meydanlara çıktığınızda satmadığınız caka kalmıyordu. Bugün, dünden hazırlanmış acil eylem planlarınızı uygulamanız beklenir. Dünkü cakanın alıcıları kör alkışçılar olabilir ama bu günün alıcısı ölüm döşeklerinde yapayalnız ‘derman’ dilenen, ‘beka sorunum’dur yaşadıklarım diyen yurttaşlardır. Yönetenlere, siz hiç öldünüz mü ve bir insan kaç defa ölür!? diyebilenlerdir.

İlkokul yıllarımızda kaşeli zarflar içinde bağış yaptığımız Kızılay, neredesin?!.

 Bütün yetkileri kendinde toplayan, görkemli saraylarınızdaki pencerelerden Ankara Şehir Hastanesine ve Diyanete bakan Afad neredesin?!.

 Birkaç Bakanlık bütçesini kullanan Diyanet neredesin?!.

Bilimden uzaklaşmalar, görevden almalar-uzaklaştırmalar, özel hastanelerde yer kapma yarışına girmek zorunda bırakılan doktorları sonrasında geride kalan bir avuç çalışanının insanüstü ve hayatı pahasına yaptığı çalışmalar sonucu yoğun çalışma içine giren sağlık Bakanlığı nerdesin?

Sevgili yöneticiler!

Cumhuriyetin örnek hastanesi Numuneyi Ankara’da kapatmakla elinize ne geçti?

Cumhuriyetin ilk ve dünya örneği kurumlarından Umumi Hıfzıssıhha Enstitüsünü kapattıktan sonra hangi ilacı, aşıyı ürettiniz?

 Cumhuriyetin ilk hastanelerinden Zekai Tahir Burak Hastanesini, Koronavirüs Karantina Hastanesi yapmak için mi kapattınız?! Çok değil birkaç yıl önce anılan hastanede yaşanan çocuk ölümlerinin sebebini, meşhur ve maruf tarikatlardan birinin şeyhinin istiareye yatmasını talep ederek saptamaya çalışmasını talep edenler bilim hiç mi aklınıza gelmedi?

Onlarcasını daha sayabiliriz…

Üstelik bilim değilse de ilim adamı olduğunuzu söylüyordunuz. Hani, ulusal ve küresel ölçekte acil eylem planlarınız?

Sağlık gereçleri üretiminin tümünü özelleştirenler, depo basarak maske yakalamaya çalışanlar, bunlar yanlış oluyor diyenlerin ağzını kapatmaya, sesini kısmaya çalıştığınız günler hiç mi aklınıza gelmiyor?!. Gelmez, gelemez. Çünkü iradenizi kiraya verdiğinizi hep unuttunuz. Bir marifetmiş gibi Padişah torunu edasıyla çalım sattınız.

Savaşın seferberlik hali, hazırlığı, uygulaması, tatbikatı vardı bir zamanlar. Sağlığın seferberlik planını neden yapmadınız, yaptırmadınız? Sanırım, 1960’lardaki bazı siyasiler gibi, siz de, ‘plan değil, plav lazım’ dediniz ve o plavı da kendiniz yediniz.

Cumhuriyetle, demokrasiyle, akıllla, bilimle hesaplaşmaktan aklınıza gelmeyebilir ama bu noktaya bir günde gelmedik. Yaklaşık 1200 yıllık geri kalmışlığımızın, bilimden uzaklaşmışlığımızın, bilim üretmeyişimizin bedelini ödediğimizi söylüyor, büyük resim.

Çocuklarımız, beyninin akıl yanını azıcık çalıştıranlarımız;

Sordu, susturduk. Tartıştı-direndi, tutukladık. Cevapladı, yanlışladık. Öğretti, dinlemedik. Sosyal hukuk devleti dedi, komünist dedik. İnsan hakları dedi, insan da kim oluyor dedik. Bilginin kaynağına gidelim, dedi, bizim ihtiyacımız yok, dedik. Pardon, dedik değil, dediniz.

Yaşanan olumsuzluklar karşısında; hatayı, hileyi, taksiri, kusuru, ağır kusuru başkalarına yüklemeyi marifet saydınız. ‘Sütten çıkmış ak kaşık’ gibi kendinizi aklamayı, hükmederken mağdur rolü oynamayı alışkanlık haline getirdiniz.

Sevgili yönetenler, sizi eleştirenlere, hiç olmazsa böylesi bir günde kulak veriniz, bakın hep birlikte ölüyoruz!

Kişilerin arazisini, parasını, her türlü eşyasını, kaynaklarını… elinden alabilirsiniz. Unutmayın ki, ahlakını, zekasını, aklını, sanatını, yeteneklerini, bilgisini… elinden alamazsınız… bunlar bedenin ayrılmaz parçalarıdır, gerçek zenginliğidir, hazinesidir.

Doktorların gündem tuttuğu bugünlerde, yeminlerinin mimarı Hipokrat’ın “sanat uzun, hayat kısadır” sözünü anımsamanın tam da zamanıdır. Kültürü, sanatı, bilimi anımsamamış olanların hayatı uzun olsa ne yazar. Anılanları anımsayanlar hayatı uzatacak, acıyı dindirecek olanlardır.

Ey yönetenler, ey dindarlığı kimseye bırakmayanlar!

Hz. Peygamberin, “ Alimin ölümü alemin ölümüdür.” mealindeki sözünü bir gün dahi anımsamadınız.

“Türkiye’de en tehlikeli kesim üniversite mezunları. Ülkeyi ayakta tutacak olan ise okumamış cahil halk!” diyen birini adı saklı üniversitelerden birine rektör yardımcısı atarken, benzerlerini daha etkili görevlere getirirken, yeni nesli ‘hurafelerle, savaş çığırtkanlıkları ile kin ve nefretle’ beslerken, benzeri felaketlere ‘fıtrat’ derken 68 yıldır bilinen korona ve benzerleri hiç mi aklınıza gelmedi?

Özellikle son dönemin sorumlularının bir kesimi, yanlışlar, haksızlıklar karşısında neden sustunuz? “Haksızlıklar karşısında susanın dilsiz şeytan” olduğunu bir kez olsun düşünmediniz!

Bilim, bilim insanı sözcüğünü kullanmaktan neden bu kadar korkuyorsunuz. Bilim insanına kompleksleriniz nedeniyle mi düşmansınız. ‘Kurulu düzeniniz, kağıttan sarayınız’ yıkılır, bozulur diye mi bilime karşı çıkıyorsunuz?

Ey yönettiğini sananlar! Olur ki bir gece düşünüze, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, İkinci Dünya Savaşı’nın çok olumsuz koşullarında; Hikmet Birandları, Sadi Irmakları, Cahit Arfları, Sadrettin Alpanları… ve daha nicelerini dünyanın en iyi üniversitelerine göndererek bilim insanı olarak yetişmelerini sağlayan Atatürk, İnönü… girerse dudaklarınız uçuklamasın sakın. Dua ile iyileştiremezsiniz, çünkü uçuğun sebebi de bir virüstür… Bunlar kimmiş diye merak ediyorsanız, yapısıyla insanı ezen görkemli kütüphanelerinizde açar, okursunuz…

Pencereden öte, yürekten alkışlanmayı hak eden doktorların 2.000 yıl öncesinde Tanrısal güç olarak anımsandığını bilirseniz, koronayı kovalarız. Değilse 19’u gider 20’si gelir.

Unutmayalım, ‘yarım hoca dinden yarım hekim candan edermiş.’ Bilim insanı ve doktor yetiştirmeyi kolay sandık.

Günümüzün yöneticileri her fırsatta inançtan, dinden bahsediyor. Hepinizi Allah, yarın sorguya çekecektir. ‘Ben size beyin verdim, neden kullanmadınız,’ diyecektir.

Türkiye’yi yönetenler!

Sözlerime gücenmeyin, çok da alınmayın, dünyada benzerleriniz az değil. Dün de öyleydi, evvelki gün de öyleydi.

 Yalnız sizler daha bir başkasınız!

Sadakatle itaatı öne çıkardınız. Liyakatı mezara gömdünüz. Ölüm kapıya dayanınca liyakatlı insan arar oldunuz.

Geri kalmışlık bir bütündür. Bir alanda değil her alanda geri kaldık veya bıraktırıldık.

En azından yaşadığımız bela bir silkiniş etkeni olsun isteriz. Kanımca olacaktır.

Korona cenazeleri şöyle dursun, olağan ölümlerin cenazeleri dahi sahipsiz gömülüyor. Allah rızası için birazcık tarihe yolculuk yapalım.

Tarih boyunca yaşadığı dönemin geleneksel düşüncesini sarsan, yeni buluş üreten, çağını aşan, insanlığı yeni ufuklara taşıyan bilim-kültür-sanat insanlarına ne yaptık! Onların bir çoğunun cenazesini de sahipsiz gömmedik mi? Gömmediler mi?

Yaktığımız, zehirlediğimiz, idam eylediğimiz, derisini yüzdüğümüz, sürgün ettiğimiz… yüzlerce bilim, sanat, kültür insanının günümüzdeki ardıllarının sizi-bizi, kısaca bir bütün olarak toplumu, toplumsal yapıyı kurtarmasını bekliyoruz.

 Önce asıp sonra ağlamak veya ağlar gözükmek işimiz olmamalıydı. Atalarımızı çok sevdiğini söyleyen günümüz iktidarının önde gelenleri, unutulmasın ki, ‘gün gelip öpülecek ele tükürmemeyi’ öğütler atalarımız.

Uydurma, test edilmemiş, bilimsel süreçlerden geçmemiş alternatiflerle bu milleti oyalayanlara alkış tutuldu, destek olundu. Tıbbın değil, tedavinin alternatifi olduğunu anımsamadınız.

Ülkeyi bir baştan diğer başa mekteplerle doldurup, adına üniversite dediniz. Üniversitenin, doğruyu yanlışlayan, yanlışı doğrulayan, doğruya bir şey ekleyen… merkezler olduğunu aklınıza dahi getirmediniz.

Üniversiteyi üniversite yapanın öğrencilerin ve bilim insanlarının varlığı ve bilimsel üretim üssü olduğunu bir kez olsun dikkate almadınız.

Üniversiteleri; bir yabancı dil dahi bilmeyen, doğru dürüst doktorası olmayan, özgün tezleri kaleme almamış, araştırma yapmamış olan, kursa tabi olmak zorunluluğu dahi duyulan , siyasi destekle bir yerlere gelmiş insanlarla doldurdunuz.

Sonra da koronaya acele çözüm bekliyorsunuz. Bilimsel yetkinliği, doğal liderliği, yönetim becerisi olmayan, öğretmenliğin kenarından dahi geçmemesi gereken insanları akademik kurumlara ve kurullara doldurdunuz, unvanlar verdiniz.

Yetmedi;

 koronaya çare bekliyorsunuz. Halkımız yaptığınıza,’ bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’ der.

Daha çok beklersininiz, diyemiyorum; çünkü, insanlar ölüyor, insanların kısa sürede onulmaz ve iyileşmez düzeyde ruh sağlığı bozuluyor, ekonomi çöküyor, açlık kol geziyor, yetişkinlere resmi dille hakaret ediliyor, çocuklar ağlıyor…. Özetle içimiz sızlıyor, içimiz acıyor.

Bir çok ülkede, üniversite denilen kurumların açık-kapalı devasa galerilerinde, adını yüz yıllar öncesinden beri, altın harflerle bilim sanat kültür tarihine, öğrencilerin beynine, üniversitenin duvarlarına yazdırmış yüzlerce insanın heykeli-büstü yer alır. Onlardan birini dahi hayatınızda görmediyseniz, yapacağınız buydu. Onu da yaptınız.

Yaşadıklarımızın daha beterini Avrupa’nın kimi ülkeleri de yaşıyor diyerek savunmaya geçmeyin. Anılan ülke yönetimlerinin yanlışları da saymakla bitmez. Oralarda da hiçbir şey dünkü gibi olmayacaktır.

Azrail kapıya dayanınca, Azraile değil bilim insanlarına yalvarmaya başladınız. Mevlana misali, ‘ne ve kim olursan ol, yeter ki beni kurtar!’ diyerek yalvarıyorsunuz. Bu da gelişme sayılır ama yurttaşların ezici çoğunluğu bu duruma çok üzülüyor, bilesiniz….

Dünyada üretilmiş bilgide, gerçekleştirilmiş buluşta herkesin hakkı var. Üretilenlerde, üretenin alın teri, gözyaşı, hasredilmiş ömrü var. Einstein’in, “Başarı yüzde doksan dokuz ter (çalışmak), yüzde bir ilhamdır” sözünü akıldan çıkarmamak gerekir.

Din adamlarının, hukuk insanlarının, bilim insanlarının cübbesi vardır. Cübbenin düğmesi yoktur. Bu giysi; insanlar arasında fark gözetmemeyi, haktan, adaletten, eşitlikten ayrılmamayı, vicdana ve Yaradana karşı sorumluluk duymayı simgeler.

Ey yönetenler, kurum ve kuruluşlarda, akademik çevrelerde fırsat tanıdığınız, imkan sağladığınız kişilerin ezici çoğunluğuna bir dönüp bakınız, yapıyor gözüktüğü işin gerisinde kaç gram ter var? İşleminin kağıtlarında dile gelen vicdanın hangi gür sesi var…

Uzaklarda, Asya’nın doğusunda herkesin öldüğü bir yerde ölmüyordu artık hiç kimse. Dünyanın ağaları tarafından tecrit edilmiş küçücük bir ada ülkesi 50.000’i aşkın doktoruyla, ilacıyla-gereciyle dünyanın her köşesine yardıma koşuyor…

Ölümden önce kendini dünyadan büyük gören insan yenilmişti, zerreden öteye geçemeyen küçücük bir Covite.

Ey yönetenler, koşullar bizi yeniden biçimlendirsin, iktidarlarımız güçlensin diye bir koşu saldırıyorsunuz. İnsanın son evine bir damla yaştır bıraktığınız.

Ey Korona, ey çılgın yaratık, sırlarını nerede unuttun, bize bıraksaydın heybeni. Kastın neydi, kaçacak delik arattın bize. Birimizin telaşından korktu bir diğerimiz.

‘Çinliler fareyi, çekirgeyi, yılanı… yedi onun için hastalandı. Biz Müslümanız, bunlardan uzağız , o nedenle hastalanmayız,’ demekle olmuyor.

Elazığ Sivrice’ de dört gün önce yaşanan 5.00 büyüklüğündeki yeni bir deprem sonrasında elini gökyüzüne açan yurttaş; “Gurban olduğum bi karar ver, evde mi kalak, dışarı mı çıkak!” diyesiymiş. Biz de yüzümüzü Ülkemiz yöneticileri başta olmak üzere dünyanın pek çok ülkesini yönetenlere sesleniyoruz:

“Koronanın sonunu beklemeden bir karar verin, başımızda mı kalacaksınız, gidecek misiniz?”

25.03.2020, ANKARA

Av. Abidin ŞAHİN