BİLGİNİN, YETENEKLERİN ve SERVETİN GÖÇÜ

16 Oca

Türkiye’den bilgi, yetenek ve sermaye göçüyormuş!

Araştırmalar, ülkeden başlıktaki anlamda hızlı ve sürekliliği olan bir çıkış, diğer deyişle göç, yaşandığını söylüyor. Yetkililer, her zaman olduğu gibi susuyor. Çözüm diye attıkları her adım adı geçen kapsamdaki göçü tetikliyor ve yoğunlaştırıyor, üstelik sürekli kılıyor.

“Bir milletin büyüklüğü nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve fazilet sahibi insanlarının sayısı ile belli olur.” der V. Hugo. Demesine der de; bilgili, akıllı, yetenekli, birikimli insanlar, yetilerini özgür bir ortamda değerlendirmek ve kendilerine değer verilmesini, uygun koşullar hazırlanmasını bekler. Bununla yetinmez, kendileri de onurlu yaşam hakkını kullanmak, kimlik ve yaşam hakkını hayata geçirmek, herkesin bilgiye erişim hakkını kullanabildiği ülkede yaşamak isterler. Ellerinden geldiğince bu yönde çaba harcarlar. Çabaların yetmediğini, yetmeyeceğini duyumsadıkları noktada yeni seçenek arayışına girerler.

Seçeneklerden biri, kendilerini ifade edebilecekleri toplumsal ortam ya da toplumsal yapı arayışına girmektir. Kendi ülkelerinde bunun sağlanmadığını, en azından kısa gelecekte sağlanmayacağını, sağlanamayacağını gördükleri anda da başka ülkelerin toplumsal, yapısal koşullarında yaşamlarını ve uğraşılarını sürdürme çabasına girerler. Uygun koşulların başka ülkelerde bulunduğunu gördükleri zaman eşiğinde ülkelerini terk ederler. Bunun adı ‘GÖÇ’tür.

Azıcık görenler, görmeyen gözlere mertek, Türkiye’nin göçtüğünü görüyor. Söylemeye dilimiz varmıyor, içimiz sızlıyor ama, ne acı ki Türkiye yıkıma sürüklendiği için göçüyor. Türkiye iyi yetişmiş evlatlarını (oğullarını, kızlarını-erkeklerini, kadınlarını), birikimlerini, insana ve çok önemli diğer alanlara yaptığı yatırımlarını kaybettiği için insanlar göçüyor.

Tarih, okumasını bilenlere çok şey söyler. Bunlardan en önemlisi, sıraladığımız anlamdaki göç olgusuyla karşılaşan toplumların ve ülkelerin bir süre sonra yok oluşla, en iyi ihtimalde ise vasatlığın kök salmasıyla karşı karşıya kalmasıdır.

Yangın sadece ormanda, konutta, arazide eşyada… çıkmaz. Gerçek, kalıcı ve vurucu anlamdaki yangın; ekonomik, sosyal, kültürel, sanatsal… ortamda çıkan yangındır. Türkiye bu anlamdaki yangını yaşamaktadır. Söndürmesi gerekenler, karar ve sorumluluk noktasında olanlar, daha doğrusu sebep olanlardır. Kısa gelecekte söndürülecek gibi de gözükmemektedir.

Bir yerde yangın çıktıysa geriye sadece kül ve duman bırakmaz. Yangın sadece yanan metayı yok etmez. Birçok şeyi beraberinde götürür. Daha da önemlisi, o eşyalar ve mekânla ilgili “belleği” yok eder.

Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı göç dalgası, bir zamanlar yurt dışına giden emek göçünden, Türkiye’ye son yıllarda gelen komşu ülkeler halklarının göçünden çok çok farklıdır. Kaçınılmaz olarak sonuçlarının da farklı olma olasılığı yüksektir.

Bir yerde sıralanan anlamda göç başlarsa; maddi değerlerin, insanların, eşyanın yer değişimiyle sınırlı bir durum olarak nitelenemez. Aynı zamanda o yerin, toprağın, yerleşimin, ülkenin, kişilerin… belleği, birikimi yok olur. Bunlardan geriye bir şey kalmışsa gidenlerle birlikte başka bir mekâna ya da ülkeye taşınır.

Bireyler ve toplumlar, yazılı ya da sözlü anılarının, ürünlerinin, kültürel, ekonomik birikimlerinin bütünlüğünü koruma hakkına sahiptirler. Bu haklar kullandırılmıyorsa bir şeyler yapmaları, başka seçenekler üretmeleri en doğal haklarından bir diğeridir.

İnsanların katlanılmaz derecedeki yaşadıklarına rağmen aynı ülkede, aynı yerde kalması, hareketsizliği tercih etmesi, kavramsal olarak tutuculuk değil midir? O nedenle göçte arayış içinde olanlara hak vermemek elde değil.

Kitabın, bilginin, sanatsal uğraşının, en temel hak ve özgürlüklerin ve hatta mülkiyet hakkının… kıyımının yaşandığı bir ülkede yaşar olduk.

Fernande Baez, “Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi” adlı yapıtına, “Belleğimiz artık yok, uygarlığın, yazının, hukukun beşiği yandı, geriye yalnızca küller kaldı.” cümlesiyle başlar. “Bu sözler Bağdat’ta Orta Çağ tarihi dersleri veren bir profesöre aitti.” diye devam eder. Yok eden ayakta kalır, derlerse de inanmayın. Her yok ediş aynı zamanda yok edenin de yok oluşudur.

Tarih dinliyor. Türkiye’de yaşanan göçü de dinliyor. Yargıçlarımız susmuş olabilir ama unutmayalım ki zaman en büyük yargıçtır. Tarihe dinletmemek, zamana bırakmamak da elimizdedir. Nasıl? Bunun cevabını kendi kendimize vermeye çalışalım ve cevapları birleştirelim. Çözümün; cevapların bileşkesinde, en yetkin-en yeterli cevabın, en çok cevabın kesiştiği kümede olduğu görülecektir.

Mevlana “Söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır.” dese de ne söylediğimin anlaşıldığı kanaatindeyim.

Bu ülkenin kıt kaynaklarıyla, bu insanların kıt olanaklarıyla, zor koşullarda yetiştirdiği insanlar  neden göçer? Sermaye başta olmak üzere biriken ya da biriktirilen kaynaklar neden terki sıla, terki ülke eder.

Kanımca, insan onuru hiçe sayıldığı, insan hakları ayaklar altına alındığı için göçüyorlar.

Mülk güvenliği kalmadığı için göçüyorlar.

Koşulsuz bağımlılığı kabullenemedikleri için göçüyorlar.

Topluma, halka, ulusa, insanlığa hizmet etme fırsatı yakalayamadıkları için göçüyorlar.

Geleceklerinden kaygı duydukları için göçüyorlar.

Ne diyorlar?

“Varlığımız ve yeteneğimiz kabul görmediği için; biriktirdiklerimizi kullanmamıza ve harcamamıza olanak tanınmadığı için; kendimizi ve varlığımızı güvencede görmediğimiz için; hukukumuz ihya edilmediği için; beynimizi çalıştırmaya, aklımızı kullanmaya fırsat verilmediği için; konuşmamız, hatta düşünmemiz yasaklandığı için; bu ülkeye çok da gerekli değilsiniz denildiği için; tutsaklıktan kurtulmak için; korktuğumuz için; en temel demokratik haklarımızı kullanamadığımız için; mesleğimizi icra etmek, yeteneklerimizi geliştirmek, daha iyi bir ortam bulmak için; delirme eşiğine gelen toplumun deliren bir üyesi olmamak için; yokluklar ve yoklar içinde bunaldığımız için;… göçüyoruz.”

“Kolay değil göçmek, çok zor geliyor ama göçüyoruz işte… Ekonomik, toplumsal, sosyal, siyasi ve düşünsel sebeplerle göçüyoruz. Şimdilik dünyadan değil çok sevdiğimiz ülkemizden, büyük ve derin üzüntüler yaşayarak göçüyoruz. Geri döner miyiz, dönersek ne zaman döneriz, onu dahi bilemeden göçüyoruz…” diyorlar.

Biz hep göçmüşüz zaten.

Dadaloğlu yüzyıllar önce, “Kalktı göç eyledi Avşar illeri” derken keyfinden dememişti.

Karacoğlan aynı şekilde, ”Akça kızlar göç eyledi yurdundan/ Koç yiğitler deli oldu derdinden” dizelerinde durmuş oturmuş, toprağa yerleşmiş, taşı yontmuş durağan bir toplumdan söz etmiyordu. Tam yerleşmiştik ki, göçer-konarlıktan kurtulmak üzereydik ki, yeniden göçe durduk. Bu deniz, bu kara, bu gökyüzü hepimize yeter diyorduk ki, yanılmışız, yetmemiş ki yeniden göç başladı.

“Yukarda kuşlar göçtü. Derelerde su, denizde dalgalar göçtü. Ayağımızın altındaki toprak, dağlarda rüzgar göçtü… biz de göçüyoruz…” derken ruhlarının, bedenlerinin derinliklerinde kopan fırtınaları onlara sormak gerekir.

Aynen şöyle diyorlar:

“Bu ellerde tutunmak istedik. Özgür insan, özerk kurum, bilimsel düşünce… dedik. Olmadı, ‘göçün’ dediler, göçüyoruz işte. Stratejik ürünler üretelim dedik, ‘göçün’ dediler. Ezmeyin, imkân tanıyın, üreteceklerimiz size de bize de yeter dedik, ‘istemezük, göçün’ dediler, göçüyoruz işte. Yazık oluyor bu ülkeye dedik. ‘Yazık size aittir, göçün’ dediler, göçüyoruz işte. Seçeneğimizi zor bulursunuz, dedik. ‘çoktur seçenek, göçün’ dediler, göçüyoruz işte.

Sığmadık, sığdırmadılar bu ülkeye, mutsuz olduk. Varlığımızı, yeteneğimizi, her türlü birikimlerimizi yanımıza alarak, göçüyoruz işte. Serserileştirilmiş birinin serseri kurşununa kurban gitmemek için göçüyoruz işte.

Ey seyredenler! Deprem ülkesinde depremi önceden hisseden varlıklardandık ama anlaşılmadık, aşağılandık, horlandık, iteklendik, birçoğumuz aşımızdan-ekmeğimizden edildik, göçüyoruz işte.”

Bu insanlara; bilgi ile avunuyorlar, elitistler, vatandan kaçıyorlar, vatansever değiller, mücadele zor geliyor, umutsuzluk aşılıyorlar, gerçek aydın değiller, bilim insanı hiç değiller, parasını ve servetini kurtarmaktan başka bir şey düşünmüyorlar…  ve daha başka yargılarda bulunanlar çıkacaktır. Göçü bunlardan herhangi biriyle nitelemek sonucu değiştirir mi?

Erysichthon’u duydunuz mu?

Anlatayım izninizle. İlk Çağ Egesinde, binlerce yıl öncesinde bir ziyafet salonu inşa etmek için Tanrıça Demeter’in kutsal korusunu kesen Thessalyan (Teselya) kralıydı. Tanrıça kendisini önce aç gözlülüğe mahkûm ediyor. Bu mahkûmiyetle, bütün zenginliklerini tüketiyor. Sonunda (kendi) kendini yiyor. Halkın ağaçlarının, emeklerinin, haklarının kutsal olmadığını sananlar, bunların arkasında Demeter’lerin olmadığını bilenler ya da düşünenler, önce ağaçları, toprağı, suyu, havayı, emeği, hakkı, hukuku, adaleti… tükettiniz! Sonunuz Erysichthon gibi olmasın sakın!.. Aman dikkat derim. Ne olur, ne olmaz… Sıralananları yok ederken, ağır ağır kendi bedenleriniz yok olmaya…

Biliyoruz, dün yaşanan bir çok zamanlar gibi bugünkü zamanlar da iyi zamanlar değil. Geçmişte iyi zamanlara ulaşıldığı dönemler oldu ama, insanoğlu daha çok, iyi olmayan zamanlarda yaşadı. Özellikle iyi olmayan zamanlarda yaşamak bu toprakların mı, yoksa bu topraklar üzerinde yaşayan insanların mı kaderi? Değilse nedir bu yaşanılanlar ve yaşatılanlar?

Osmanlı padişahlarından II. Abdülhamit’in odasında, “Geçer ya Hu!” yazan bir tablonun, hattın asılı olduğu söylenir. Ne dersiniz, ‘geçer mi ya Hu’?

Rick Riordan; “Bulabilecek kadar akıllıysan her zaman bir yol vardır.” der. Göçenler bir yol arıyor. O yolu kimi bulur, kimi belki de yolda kaybolur. Kendini sorgulaması gerekenler yol arayanlar değil, onları yol aramaya mahkûm edenlerdir. Evrende, doğada ve hayatta hiçbir şey kendi değildir. El insaf! Sadece, iyisinden olmasa da, biraz vicdan…

Ocak 2019

Av. Abidin ŞAHİN