KADERİNE KUL KADINLARIMIZ!..

2 Şub

“Köyümüzden Elif Demirhan (Ağca) vefat etmiştir. Cenazesi yarın Köyde defnedilecektir…” Hekimhan İğdir Köy Derneği’nin gönderdiği 01.02.2017 günlü genel mesaj böyle başlıyordu.

Yıl 1956 – 1957 kışıydı. İlkokul birinci sınıf öğrencisiydim. Her yan ve her yön kuşak boyu kardı. Anlaşılan böyle bir gündü. Bir öğle vakti binlerce kişi eşliğinde, iki katır sırtında salacaya sarılı, iki genç insanın cenazesi geldi. Biri Elif’in eşi Garip, diğeri kaynı Hıdır’dı.

Köy Enstitüleri’nin ikinci kuşak öğretmenlerinden olan ağabeyleri askerliğini tamamlamış, Hekimhan’ın Kızılyatak köyüne atanmıştı. Günlerden pazardı, pazartesi görevinin başında olması gerekiyordu. Kendisine böyle öğretmişlerdi. Ağabeyleri, eşi, çocuklarıyla birlikte, var olan ,yatak, yorgan, halı, kilim ne varsa katırlara yükleyerek kuşluk vakti köyden ayrıldılar.

İğdir ilçenin doğusunda, Kızılyatak batısındaydı. Yaya sekiz saatlik yol gitmeleri gerekiyordu. Yol üstündeki köylerden Güzelyurt (Cüzüngüt)’ ta uyarıldılar. Yaklaşık 2.000 metre yükseklikteki Kırankaya platosuna ulaştıklarında gün batmak üzereydi. Kar, tipi, rüzgar, soğuk, endişe ve tedirginlik birbirine karışmıştı. Kırankaya adı gibi kırmaya hazırdı ve geçit vermiyordu.

İyice karanlık basanda patika yol çizgisi görünmez, katırlar karı yaramaz, çocuklar nefes alamaz… olmuştu. Dağ başında yüzlerce yıllık yalnızlıktan bunalmış bir armut ağacının yakınına yükleri indirdiler. Eşyaları kar üstünde yatağa dönüştürdüler, anneleriyle babaları çocukların yanında kalacak, Gariple Hıdır hayvanlarla birlikte ölmemek için çevrede gezinecek, bir mağara ya da yayla damı (ağıl) bulmaya çalışacaklardı. Kışta kıyamette uzun süre gezindiler. Duraklar ya da otururlarsa bir daha hareket edemeyeceklerini biliyorlardı. Gece yarısına doğru artık yürüyemeyeceklerini anladılar. Armut ağacının yanına dönmeleri de olanaksızdı. Önce Garip, olduğu yere, yarısı açıkta kalmış bir kaya kütlesinin yanına  oturdu. Sonra Hıdır, yuları elindeki katırın sırtındaki semeri (palanı) kendi sırtına alarak birkaç metre ileriye oturdu. Bir daha kalkamadılar.

Gökyüzü yer yüzüne inmiş, dağlar tepeler birbirine karışmıştı. İnim inim inleyen rüzgar kim bilir ne söylüyor ve kimleri inletecekti. Dağın taşın kışı kıyameti, iki kardeşin kıyameti olmuştu.

Katırlar Güzelyurt’tandı, dağ yollarını biliyorlardı. İkisi dağda kalarak ölmüş, biri bin bir güçlükle sabaha karşı köye ulaşmıştı. Katırın hali felaketin boyutunu anlatıyordu. Köylüler sabah olanda harekete geçti, sağları ve iki cenazeyi dağdan aldılar. O gün İğdir’e gelen salacacalar işte bu cenazelere aitti ve iki kardeşindi.

Hıdır bekardı. Düşleri, özlemleri, hayalleri, beklentileri… vardı. Hayat yolculuğu kısa sürdü, hepsini beraberinde götürdü.

Elif, Garip’in eşiydi, en büyüğü benimle birlikte ilkokula giden üç oğlu, bir de yolcusu vardı. Üç ay sonra “Yadigar” dünyaya geldi, çocuk oldu dört. O artık dul bir kadındı. Türkiye koşullarında dul bir kadının çekmesi gereken ne varsa hepsini yaşayacaktı. Kaderine kul olmakta, çocuklarını büyütmekte, hayatı öncelikle ve özellikle onlarla birlikte yaşamakta, kendini onlara adamakta, yeniden evlilik düşünmemekte kararlıydı. Öyle de yaptı.  Oysa gençti, güzeldi, otuzuna yeni girmek üzereydi.

Eşini kaybedeli altmış bir yıl olmuştu. Çok yük taşımış, çok yorulmuştu. Çocukları bile olsa başkasına yük olmak istemiyordu. Karlı bir kış gününde veda etmek sırası Elif’teydi. Öyle de yaptı.

Sevgili Teyzem, içinde bulunduğun ağır koşullara rağmen, hayatın sana verdiğinden çok fazlasını vermeye çalıştın!.. Güle güle git. Kaderine kul Kadınlara ve sana hakkımız helal olsun…

02.02.2017

Abidin Şahin