“… “Aç mısın guzum?”
Bütün kalbiyle aç olmamı istediğini anlardım sesinden. Tok da olsam “Açım,” derdim. Bilirim ki az sonra serin bir kaya altı kilerinde, küçük bakır tasların içinde nefis pilavlar, tavandan sallanan sucuklar ya da tel dolabın içinden çıkan mis kokulu tereyağı beni bekliyor. Ben yerken dedem de karşıma geçer beni seyrederdi.
Dedemden öğrendiğim, “insan olmak” kendi mutlu olduğun şeyleri yanındakilere de iletmektir. İnsan, kendinde olmasını istediği herhangi bir şeyi bir başkası için de aynı şiddette isteyebiliyorsa “insanım diyebiliyor.
Birbirimizin hayatlarının içindeyiz ve insan olmak galiba “diğerkam” olmaktan geçiyor.
Çocukluğumda sofraya lezzetli ve özel bir yiyecek geldiğinde annem hemen başlardı konuşmaya: “Bitirmeyin bundan bi dilim Fetiye halana götürün.” Ya da … “Muharrem dayınıza bırakın.” Rahmetli babamın ince alaylarına rağmen devam eder giderdi bu cümleler: “Karaoğlan bunu pek sever, bi tabak ayırın ona. Butun birini Memiş amcana koydum, soğumadan götür.”
Çok sevdiğiniz bir şeyi ağzınıza götürdüğünüzde aklınıza gelen şey, sizin aslında “kim olduğunuzu” da söylüyor, farkında mısınız?
Babam parkinsonun son evresinde ve artık yatağa bağımlıydı. Annem babamın yanında namazını kılarken bir ara babamın sesinin çıkmadığını fark eder: “Selem verdim… Mevlüt, Mevlüt dedim. Cevap vermedi. Yanına vardım. Ellerini tuttum, soğuktu. Olsun dedim, her zaman soğuk olur zaten… Ama ağzını yummuş. Nefes de yok. O zaman anladım. Sonra senin mantı yediğin aklıma geldi. Bakıcı kızı çağırdım kapıdan. Abine haber verme dedim. Mantısını yesin, sonra söylersiniz. O baba delisidir, koşar gelir, yemeği yarım kalır.”
Oğlu, sevdiği yemeğini bitirsin diye, ölüsünün yanında sessizce bekleyen annenin hikayesini anlattığınızda bir arkadaşınıza, onun hiç tepki vermeden ağladığını görmüşseniz ya da bugünlerde, ağzınıza götürdüğünüz her lokma boğazınızdan bir türlü geçmiyor ve yutkunuyorsanız sürekli ve oğullarını birer birer toprağa veren annelerin ülkesinde, kendi oğlunuzu koklamaktan hicap duymaya başlamışsanız eğer, birbirinizin hayatlarını da fark etmeye başlamışsınız demektir. Bu da iyi bir şeydir. Şimdilik…”
Anlam, gözlem, duygu, uyarı, öfke… yüklü alıntı, Ercan Kesal’ın Peri Gazozu yapıtının “Ne kalır bizden geriye” bölümünün son satırlarıdır.
Son satırların Türkiye’yi bugün yönetenlerin ilk satırları, dünkü yönetenlerin ise özür borcunu dile getirmede anımsatıcı olmasına ne çok gereksinimimiz var.
Yaşadığımızı sandığımız dünyadan ayrılanlar bizden utanmasın, oğullarının cenazesini, o da yetmedi Aladağlar’da kızlarının cenazelerini bağrına basan analar, babalar… ne zamana kadar ağlayacak?
Öfke yerine sevgiyi, savaş yerine barışı, batıl yerine bilimi… koymak bu kadar mı zor?!. Suskunluğu sese dönüştürmeye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Ve bu mümkün…
Birilerinin hırsı uğruna küçücük menfaatlerinin peşinde olanlar, yukarıdaki dede ve annenin söylediklerini duymayacak denli yüreğiniz sağırlaştı mı?!. Şimdilik… demeyi sürdürmeyin, yarın sizler için de geç olabilir. Fazla söze ne gerek var… Şimdilik…
04.12.2016
Av. Abidin ŞAHİN